ALİ ŞERİATİ VE MUSTAZAFLARIN RABBİ

3.10.2009 - yazar arkadaşlarımıza

Kategori: Ona

                                        

                          Yazar Arkadaşlarıma Mektuplar



Şekilciliğin önünü alamıyoruz bir türlü. Bir tür herkesin de her şeye hakkı olduğuna inanma davamız bizi yerle yeksan etmede. Bizler koca bir inkırazı tecrübe ederken İslam ümmeti olarak, sizler ise her önüne gelenin eline kalem veriyorsunuz. “Bizlere de böyle yaptılar, biz de böyle körü körüne başladık bu işlere” diyebilirsiniz. Ancak sizler bugünün post-modern tecavüzünün muhatabı değildiniz. Hele ki sizlerin yazılarını hiç kimse de o kadar kolay yayınlamadı. Herkese yazar olma şansı vermek de ne demek oluyor azizlerim? Sizlerin kalemleri imanla yoğruldu, sizlerin kalemlerine ahlak hükmetti senelerce. Acaba sizin kalemi teslim ettiklerinizde aynı dirayet var mı? “Kalemleri çok iyi”. Ben bu yargınızı kabul etmiyorum. Kalem ahlak gibidir, yoğrularak doğar. Sizler nasıl en başta ahlakınızı yoğururken kaleminize de bir şekil verdiniz, onları da bu şekilde yetiştirin. Bu çocukları daha hiçbir dirayetleri yokken post-modern savaşın ortasına atmak, İslam’a vurulmuş koca bir darbedir. Allame Tabatabaî’nin şu öğüdünü unuttunuz mu: “ İnsan ömrünün yarısını bir ahlak hocası aramakla geçirse yeridir. Ahlakî eğitimsiz/nefis tezkiyesiz ilim hiçbir şeydir”. İşte sizlerin hatası burada sevgili dostlar. Senelerinizi bu işler ile geçirdiniz ancak bir dönüp baktınız mı bu gençlerin nefisleri ne kadar eğitilmiş. İki kitap okuduktan sonra her insan yazmaya koyulur. Kendini yazar hisseder. Cedel eder durmadan. Daha sonra iki-üç güzel kelam ve biter yazma aşkı. Şimdi sizler bu gençlerin böyle olabileceği gerçeğini ne çabuk unuttunuz? İyi yazar etmeyin insanları azizim, iyi kul olmalarına yardımcı olun. Kalemleri iyiyse, hep iyi olacaktır. Hele ki ahlakî tekâmüllerini gerçekleştirdikçe daha da kendilerini bulacaklardır bu gençler. Ancak bugün bunları yazar etmek onların nefisleriyle olan mücadelesinde şeytana yardımcı olmaktır. Kendilerini bir anda kaf dağında göreceklerdir bu insanlar. Ve hatta senelerini bu işlere vermiş sizin gibi üstatları da alttan alta beğenmeyecek ve hatta eleştireceklerdir. Ali Şeriatî örneğini hatırlayın. Büyük üstatlarımızı nasıl da acımasızca eleştiriyordu.





Şekilciliğin önünü alamıyoruz dedim ya azizlerim. Onu da şöyle izah edeyim sizlere. Bizim yani İslam’ın bir dünya görüşü vardır. Ve insan için iki yol belirlemiştir İslam. Sizler de pek âlâ bunların ne olduğunu biliyorsunuz. Hayır ve şerdir o iki yol. Ve hayır yani mümin olmanın büyük aşamaları ve basamakları vardır. Tam karşısındaki şer yani kâfir olmanın da. Yazmak ise öyle bir edimdir ki insanı bu iki yolun ikisine de sokabilir. Çünkü nefsi okşayıcı bir edimdir ve gençler için çok tehlikelidir. Gençlere neden yazıyorum sorusunun yanıtını verdirmeden onları yazar yaparsanız, onlar şekilciliğin kölesi olurlar. Nedir şekilcilik? İnsanlara yazdığını beğendirme sanatıdır. Bilirsiniz eski çağda ve ortaçağda Roma ve Fransa’da “rhétoriqueurs” yani “şekilciler” vardı. Bunların yegâne amacı güzel söz söyleyip karşısındakinin duygularını okşamaktı. Ancak yazmanın amacı bu olmamalıdır azizlerim. Sizler de iyi biliyorsunuz ki güzel yazma yalnızca yazma ediminin bir süsüdür. O süsü yapmak sözün değerini artırır ancak düşüncenin değil. Yavan yazılan yazılarda öyle düşünceler vardır ki güzel bir üslubu aratmaz bile. Şimdi sizler bu gençlere daha birinci günden yazarlık şansı verirseniz, bu gençlerin hali de böyle olacaktır. Ben kendi çevremde buna çok rastladım. Ve bana danışan arkadaşlara da yazılarını bir müddet kendilerine sunmalarını, tek okuyucularının kendileri olmalarını öğütledim. Bu konuda nefis çok acımasızdır sizler benden daha iyi biliyorsunuz. Ancak ahlakî/nefsanî tekâmülünü gerçekleştirmiş insanlar müstesna. Elbette onlar hayır kapsamında ele alınmalıdırlar. Yani sizin gibi üstatları ayrı tutarım çünkü sizler nefsinizi bir ölçüde de olsa yenmiş ve Allah’a yol almaya koyulmuşsunuz. İşte sizin gibi bu yola girip, bu yolda yürüme kararı almadan evvel, bir nebze de olsa nefislerine galebe çalmadan evvel bu gençleri yazar etmek kanımca İslamî görüşe aykırıdır ve İslam ümmetine kara çalmaktır. Unutmayın! Muhammed Arkoun, Abdulkerim Suruş, Necip Mahfuz örneklerini hatırlayın!



            Yazmanın amacı Allah’a yol almaktır. Yazmak Orta Yolda Gitmek İsteyenler için gerçekten muazzam bir yol arkadaşıdır. Ancak daha nefisten haberdar bile olmayan bu gençlere sizlerin kalem ve kürsü hediye etmeniz gerçekten çok şaşırtıcı. Mektubumu burada noktalamadan evvel, Yüce Allah’tan sizleri bu yanlıştan tez elden döndürmesini diliyorum. Hamd önde de sonda da Yaratanların en güzeli olan Allah’adır.

 (huseyinbehesti.com adresinden alınmıştır. Teşekkür ederiz)
.

yok YorumYorum yaz!Bağlantı

16.7.2009 - UNUTMAYIN ÖZÜ OLAN HEP AZDIR

Kategori: EBUZERLER

Ezra NAWİ adını çoğunuz hiç duy
mamış olmalı.
Bir kısmınız belki bir kulak aşinalığına sahip sadece.
Rachel Corrie adını ise, Müslüman hassasiyetine sahip olalım veya olmayalım
hepimiz biliyoruz oysa!
Neden?
Rachel öldü çünkü!
Her ?ölü sevici? toplumda olduğu gibi, Rachel'de adını ölerek kazıdı toplumsal hafızalara.
 
Hrant Dink'i düşünün şimdi.
Ölüsünü, dirisinden daha makbul kabul etmedik mi?
Oysa yaşarken bir değerdi, Hrant DİNK.
Ermeni olmasından, yazar olmasından öte bir değer.
İnsandı Hrant DİNK ve sadece bunun için yaşamalıydı.
 
Muhsin Yazıcıoğlu mesela.
Otuz yıllık bir mücadelenin sonucunda sırf öldüğü için bir il belediye
başkanlığı kazanabildi partisi.
Hrant Dink, Yazıcıoğlundan; Yazıcıoğlu Hrant Dink'ten hoşlanmazdı muhtemelen.
Ama ne gariptir ki her ikisi de toplumun aynı ölü sevicilik oyununun figüranları oluverdiler.
 
Hrant Dink'e sosyal faşizm adına salya akıtan köşe yazarı takımı
ölümünün ardından nasılda sahte gözyaşları akıttı.
Yazıcıoğlu'nun vefatı da başta siyasi rakipleri olmak üzere bütün kökten düşmanları
açısından timsah gözyaşları resitaline dönmüştü.
 
Ve şimdi Ezra Nawi?
Ezra Nawi Irak doğumlu bir Yahudi!
Suçu: bir siyonist askeri buldozerinin Güney El Halil bölgesindeki Um El Hir'de bulunan Filistinli yerleşimcilerin evlerini yıkmasını engellemeyi denemek.
Ezra Nawi bu deneme nedeniyle siyonist güçlerce tutuklanıyor ve sözde mahkeme 2007'de gerçekleşen bir saldırıyla bağlantılı olduğu gerekçesiyle Nawi'yi suçlu buluyor.
Eğer uluslar arası müdahale ve kamuoyu baskısı olmazsa NAWİ temmuz ayı içerisinde hapse girecek.
 
Ezra Nawi Siyonist rejimin muhalefeti nedeniyle cezalandırdığı ilk ırkdaşı değil!
İsrailli bir Yahudi olan Tali Fahima'da(1) Filistinlileri anlamaya çalıştığı ve gerektiğinde Filistinliler için canlı kalkan olabileceğini açıkladığı için yargılanmadan üç yıl hapis cezasına çarptırılmıştı?
Tali Fahima'nın başına gelenler Ezra Nawi'nin yargılanma süreci hakkında ipucu verebilir bize...



İşgal edilmiş topraklarda Yahudi yönetimine isyan bayrağı açan, askerlik yapmayı reddeden, askerliği kabul etse bile savaşmayı kabul etmeyen ve fakat sürekli baskı altında tutulan azımsanamayacak bir kitle var.

İşgal yönetimi şimdilik baskı ve ceza yöntemiyle hem uluslar arası kamuoyunu yanıltabiliyor, hem de iç baskıyı sindirebiliyor.
Ancak bu baskıcı tutumun daha ne kadar işe yarayacağı tartışılır.
 
Ezra Nawi sorununda kafaları karıştıran bir başka konu ise, insan hakları savunucularının Ezra Nawi'yi savunurken kullandıkları dil ve mücadelenin sunuluş şekli.
Avrupa'da yürütülen Ezra Nawi'ye özgürlük kampanyalarında ve kampanyaların yazılı metinlerinde ?eşcinsel? vurgusuna özel bir yer veriliyor.
Ezra Nawi'nin cinsiyet kavramına bakışı ile takındığı tavır arasında bir ilişki yok.
Nawi eşcinsel olduğu için Filistinlilere destek vermiş değil.
Bir Vicdani sorumluluğun neticesi bu.
 
O halde her iki satırda bir Ezra Nawi'nin arızi durumuna vurgu yapılmasının ve bütün kampanya ve propagandanın bu eksende yürütülmesinin ne anlamı olabilir?
Hemen söyleyelim: Ezra Nawi üzerinden ?eşcinsellik? kavramına legal bir alan oluşturmak!
Bu nereden bakarsanız bakın ahlaksızca bir yaklaşım.
Zira Filistinde yaşanan insan hakları ihlallerini eşcinselleri akredite etmek için kullanma çabası hiçbir ahlaki kriterle tevil edilemez.
 
Öte yandan bu tarz kapitalist/pazarlamacı yaklaşımlarla kampanyalar sürdürülüyor diye Ezra Nawi'nin cezaevine girmesine de razı olacak değiliz.

bana gelen bir maildir sizinle paylaşıyorum.
 
yok YorumYorum yaz!Bağlantı

10.5.2009 - İnsanın Dört Zindanı II

Kategori: Fikirler

 










Dördüncü zindan, zindanların en kötüsüdür, insan bu zindanda tutsakların en acizi durumundadır. Bu zindan,Kendim’dir. Şaşılacak şeydir ki tarihin akışı boyunca insan önce anılan üç zindandan kurtuluşunu daha ileri ölçüde saylayabilmiş olmasına, bugün bu üç zorlayıcı gücün baskısından her çağdakinden daha fazla kurtulmuş bulunmasına, bu üç zorlayıcıya her zamankinden fazla egemen olmasına karşın, dördüncü zorlayıcı güç, yani ‘kendi’si, kendi zindanı karşısında da her dönemden daha çok, hatta teknoloji’ye sahip bulunmadığı, doğal bilimleri bulunduğu, Toplumbilim ve Tarih Felsefesini kavramamış bulunduğu dönemden daha çok çaresiz, acizdir. Çağdaş insanın bu dördüncü zorba gücün tutsağı durumunda kalışı, ilk, ikinci ve üçüncü zindandan kurtuluşunu da yararsız ve anlamsız kılmaktadır. Çağımızda Doğa, Tarih ve Toplum zindanından kurtulan insan anlamsızlık ve boşluk duygusunun bunalımına düşmektedir. Niçin? Çünkü özgür değil, dördüncü zindanın tutsağıdır. Önceki üç zindandan kurtulması ile mutsuzluğu da başlamaktadır. Bir yazarın dediği gibi, bir zorlayıcı gücün sınırları içinde uykuya dalan insan için ‘ne yapayım bilmiyorum!’ bunalımı, eziyet ve zahmeti yoktur. Çünkü bir girişimde bulunmaz. Gelgelelim çağdaş insan ‘ne yapacağı’ konusu her zamankinden fazla güç sahibidir. Ne var ki ‘ne yapması gerektiği’ni de her zamankinden az bilmektedir. Bu üç zindandan kurtulmuş olması gereken, doğaya egemen veya kendi toplumuna egemen olan insan kendi zindanı içinde çaresi ve tutsaktır. Niçin öz zindanından çıkamıyor peki? Bu zindandan kurtulmak zordur çünkü. Zordur, çünkü üç önceki zindanın benim varlığımı çevreleyen dört duvarı vardı ve ben orda tutsaktım. Tutsak olduğumun bilincinde idim. Yerçekimi gücünde idim, hatta göçebe olduğum dönemlerde bile bu bilincim vardı. Irmak kenarında olduğunu, şu halde ister istemez balıkçılıkla geçinmem gerektiğini, yöremde yalnızca orman bulunduğunu, şu halde yazgımın avcılık olduğunu biliyordum. Bu zorlayıcı güçleri geçmişte duyumsuyordum. Ne var ki bu dördüncü zindanın duvarları çevremi kuşatmıyor. Bu zindanı kendimle birlikte taşıyorum. Bu sebeple, bu zindanın bilincine varmak ve onu tanımak, bütün diğerlerinden de güçtür. Zindanla tutsağı birleştirmektedir. Hastalık ve hasta birleşmektedir. Bu sebeple bu hastalıktan sağalmak çetindir.

   Başka bir güçlük de şuradadır: İnsan bilim ile, Doğa’nın zindanından, Tarihin zindanından, toplumsal kurallara egemen Düzenin zindanından kurtulabilir. Fakat yazık ki, kendi zindanından bilim ile kurtulamaz. Çünkü bilginin kendisi de tutsaktır. Bu bilimin kendisi, bir tutsağın bilimidir. ‘Kendi’m dendiğinde, bunun kendisinde gömülü bulunan özgür ben olduğunu algılayamamaktadır. Özgür bir ben olarak değil, salt ve genel anlamı ile bir insan, bir kendi olarak ancak algılayabilmektedir. Doğa, Toplum ve Tarih zindanından boşanması gerekmekte ve boşanmaktadır, gelgelelim sonra anlamsızlık ve boşluk içine düşmektedir. Burada bir formül sunmak istiyorum: Bu alanda bir yasa var ki Adem’in Yaratılışı’nın başlangıcından bugüne değin doğrudur ve geçerlidir. İnsan, maddi yaşayışında bu yolu boylar, fakat unutmayalım: Ancak maddi yaşamı için bu yasa geçerlidir. İnsan’ın önce ihtiyacı, gereksinimi vardır. Sonra bolluğa, refaha erişir. Daha sonra boşluk ve anlamsızlık duygusuna kapılır. Bundan da başkaldırmaya geçer. Sonunda perhizkâr ve içe dönük bir dönem gelir. Egzistansiyalizm (varoluşçuluk) ve hippilik akımı (ABD’de türeyen ve diğer ülkelere yayılan gençlik akımı mensubu. Simgesi, çiçektir.) Bu yasaya uygun olarak belirmiştir. Bizim eski ağalar ve soylularımızın Tasavvufa düşmeleri, Hind ve Çin ağa ve soylularının gizemci (mistik) bir ‘nirvana’ (hırslarını, tutkularını yok edebilen, kendini yenebilen kişinin varabileceği üst manevi basamak.) anlayışı içinde maddi yaşamı yadsımaları da bu yasaya dayanır. Bugünün burjuvazi düzeninde yeni neslin tüketimi ve maddi yaşayışı hippice yadsımaları da bu yasaya göredir ve bundan başka da olamaz.

İnsan, onlara erişemediği sürece günlük maddi istek ve özlemlerine değer verir, erişince de boşluk ve anlamsızlığa düşer. İnsanın ülküsü, özlemi, öylesine yüce olmalıdır ki, bir noktaya bağlı kalmasın. Yoksa bu ülkü, duruş ile, durak sonuçlanır ve duruş da anlamsızlık ve boşluk bunalımına iletir. Doğaldır ki, kendi zoru içinde tutsak olan insan Doğa’ya egemen olsa bile yine de silahlı bir acizdir.

yok YorumYorum yaz!Bağlantı

10.5.2009 - İnsanın Dört Zindanı I

Kategori: Fikirler

 İNSANIN DÖRT ZİNDANI


Yazar: Dr. Ali Şeriati

Çeviri: Prof. Dr. Hüseyin Hatemi

Yayınevi: İşaret Yayınları

 

    İnsanı zorlayıcı dört güç vardır... İlk olarak, irade sahibi, bilinçli ve yaratıcı insan, ilk zorlayıcı gücün, doğa’nın baskısı altındadır, bu zorun tutsağıdır. Natüralizm, tabiat temeline özellikle yaslanmaktadır ve oldukça önemli bir gerçeklik payı vardır. İkinci zorlayıcı güç, tarihin baskısıdır. Tarih felsefesi buna, bu temele dayanmaktadır. Emerson’a “Tarih nedir?” diye sorulunca, “Nedir tarih olmayan ki?” diye karşılık vermiştir. Varolan herşey, tarihin ürünüdür. Tarih’i temel belirleyici sayan görüşe göre benim niteliğimin yaratıcısı, benim tarihimdir. Tarihim benim elimde olmadığına göre ben de kendi elimde değilim. Üçüncüsü Sosyolojizm’dir. Toplumu temel ve asıl belirleyici kabul eden, bireyi yadsıyan, toplumun bireyi oluşturduğunu ileri süren görüştür.

    Aslında ben ne Naturalizm’i, ne Sosyolojizm’i, ne de Historizm’i tümüyle yadsıyorum; üçünü de kabul ediyorum. Ancak benim kabul edişim şu anlamdadır: İnsan-ki asıl onu anlatmak istiyorum-, bu varlık seçebilir, seçme yeteneği ve imkanı vardır. Bu varlık kendi gelişim ve olgunlaşma süreci içinde gerçekten de bir açıdan ve bir bakıma doğal ve maddi bir oluşum, bir görüngü, bir bakıma Tarih’in biçimlediği bir görüngü, bir bakıma çevre ve toplumun biçimlediği bir görüngüdür.

               

   Bir boy (aşiret) düzeni içinde, boy düzeni yaşama biçimi bireylerin üzerinde ruhsal ve düşünsel özellikler meydana getirebilir, boy düzeninde yaşayan bu yaşama biçimini seçmiş değildir, hiç kimse bunu seçmemiştir, özel bir toplum ve üretim düzeni onları ister istemez çadırda oturan göçebe durumunda kılmıştır, üretim düzenleri bunu gerektirmiştir. Tabii şartlar da bir başka topluluğun avcılığa koyulmalarına, avcı olmalarına, ormanda yaşamalarına yol açmıştır. Ya da yine bu şartlar bazı boyların başka özellikler kazanmalarını, sonunda tarım aşamasına girmelerini, bu aşamada da yerleşik düzene geçmelerini, köy ve kentlere yerleşince de artık değişmesini sağlamıştır. Bu değişim seçimle olmuş değildir. Üretim düzeni biçiminin bireye etkisinden dolayıdır. Yani ‘beşer’ gerçekten de Doğa’nın onu oluşturduğu gibi, gerçekten de Tarih’in onu biçimlemekte olduğu olur. Halı desenleri çizmekle uğraşan ve çok büyük bir sanatkâr olan Terhan sanatkârlarından birisi anlatıyordu:

    Cezaevinde mahkûmlara halı dokumacılığı öğretmeye çağrıldım. (Bu olaya iyi dikkat ediniz, insan üzerindeki dış etkenlerin ne denli etkili olduklarını ve insanın ne denli eğitime yatkın olduğunu gösteriyor.) Ben şunu ileri sürdüm: Bir kimseye gerçekten zarif ve sanatkârca halı dokumasını öğrettiğim ve o iyi bir sanatkâr olabildiği takdirde, onun bağışlanmasını, affını isteyeceğim, siz de kabul edeceksiniz! Şartımı kabul ettiler. Kendilerine öğreticilik ettiğim kişiler çoğunlukla ağır suçlar işlemiş olanlardı ve ‘kötülük’, katı yüreklilik gözlerinden belliydi. İşte bu kimselere halı dokumasını öğretmeye başladık. Halı dokumasında gözlerin ve parmak uçlarının dikkat etmesi gereken zevk inceliği, renkleri iyi tanıma ve ayırma ve birbirleriyle uyuşturma için gerekli ince zevk ve duygu, halının zarif ve sanatkârca nakışlarındaki güzellik, bütün bunları tanımaya başlıyor ve sonra dokuyorlar, yaratıcılıklarını tadıyorlardı. Bütün bunlar ruhu o derece inceltiyor ve duygu veriyordu ki, belki kan dökmekten ve öldürmekten zevk alan adam, sanatla uğraştıktan bir süre sonra ruhsal bir güzellik kazanıyor, öyle ki kimi zaman bir arada oturup ben şiir, örneğin irfanî şiirler okumaya başladığımda, aynı adamın gözyaşları yavaşça süzülmeye başlıyordu.

yok YorumYorum yaz!Bağlantı

22.1.2009 - MARILYN BUCK

Kategori: EBUZERLER
                                                              
   Vefa hatılamaktır der atalarımız. Bizden değil diye izzet ve şaref sahibi vicdan ve ahlak sahiplerini hatırlamazsak biz de zavallı oluruz.
     Marilyn Buck Kızılderelilerin haklarını savunan, Vietnam'da Amerika'ya kurşun sıkan, Filistin'de İsrail'e taş atan, İran'da Şah'ı kovan ve bütün kötülüklerin merkezi olan ABD'nin kendi vatanı olamsına rağmen PENTAGON'una karşı mücadele eden bir çağın öncüsüdür. Ömür boyu hapis cezası ile yıllardır New York hapishanesinden yaşayan Marilyn, oradan hala mücadelesine devam ediyor.
    Rachel Corrie dan çok önce izzet şeref ve adanmışlığın yolundan giden Marilyn Buck utulmamalıdır.
    Onlar bedellerini ödeyerek hep önden gittiler. 
   Ardından geleceklere bir yol açmak istediler. 
   Bilenler yalnız vicdanı anlayanlar olurdu 
   Ağlayan gülsün vatansız kalanlar sevinsin dediler      



  
1 YorumYorum yaz!Bağlantı

3.1.2009 - KUDÜS, EY KUDÜS

Kategori: EBUZERLER


''Kudüs, Ey Kudüs!"
  
 

"Kudüs, ey Kudüs/Seni unutursam ey Kudüs/Sag elim hünerini unutsun!/Eger seni anmazsam/Eger Kudüs'ü bas sevincimden üstün tutmazsam/Dilim damagima yapissin" (Mezmur-137) Yahudi çocuklarina her aksam okutulan sarki)

 
"Ey Kudüs! Peygamberleri öldüren ve kendisine gönderilenleri taslayan sen! Tavuk yavrularini kanatlari altina nasil topluyorsa, ben de senin çocuklarini kaç kere toplamak istedim." (Hz. Isa. Matta 37)

 
"Ey Kudüs! Allah'in seçtigi toprak ve onun kullarinin vatani! Senin duvarlarindan dünya, dünya oldu. Ey Kudüs! Sana dogru inen çig taneleri bütün hastaliklara sifa getiriyor. Çünkü geldigi yer, Cennetin bahçeleri." (Hz. Muhammed. Hadis, Kütübüs-Sitte) <_script /><_script />


Ve sen ey Kudüs, ey Gazze, ey Ramallah! Yillardir irzi kirletilen kutsal topraklar! Topraklarimiz!



Bugün çocuklarina sahip çikmiyorsun. Babalari kanatlarinin altinda korumuyorsun.


Semalarin ölüm kusuyor. Yerin bedenlerimizi yutuyor. Ey Gazze! Semalarindan ölüm kusan roketleri, namlulari kullanan lanetli kavmin çocuklarinin, burada, benim semamda, benim topragimda, benim muharip gemilerimde talim gördügünü biliyor musun?


Ve sen ey Ramallah! Bagrina çocuk bedenleri düsüren helikopteri, uçagi kullanan pilotun, kardesin olan Konya semalarinda talim yaptigini biliyor musun?
n

Ve sen ey Ramallah! Bagrina çocuk bedenleri düsüren helikopteri, uçagi kullanan pilotun, kardesin olan Konya semalarinda talim yaptigini biliyor musun?
 
Ve sen ey Kudüs, kirli ayagiyla topragini çigneyen lanetli kavmin askerlerinin Antalya'da, Toroslar'da, Akdeniz'de benim gemilerimin güvertesinde tatbikat yaptigini biliyor musun?
 


Ve sen Filistinli Ebu Iyad, Ebu Sayyaf, Muhammed, Abbas! Bagrina saplanan kursunun parasinin baska bir Müslüman memleketten saglandigini biliyor musun?
<_script /><_script />


Ecel kusu gibi üzerinizde uçusan Israil deniz kuvvetlerinin helikopterlerinin hain-i Kebir Hasimi hanedani isgali altindaki Akabe Körfezi'nden kalktigini biliyor musunuz?

 
 
 
Mutlu ŞAHİN
İnternational Film For Peace
Mobile Telephone: +90 555 305 1 222
E-Mail and MSN Messenger: mutlusahin@gmail.com

yukarıdaki fotoğrafta yer alanlar Ezher Üniversitesi rektörü Tantavi yanındaki siyonist lider Perez

EĞER SEN DE BU ALÇAKLARIN YAPTIĞINA TÜKÜRMEK İSTERSEN

WWW.gazzedekatliamadurde.com

 
yok YorumYorum yaz!Bağlantı

<- Sonraki Sayfa ->
<

Hakkımda

Merhum Ali Şeriati'nin hiç bir yere sığmayan hayat hikayesi ve o aydının sorumluluğu içinde olanlar...Yeryüzü mustazaflarının Rabbi olan Allah'ı anma.Afyonlanmış saltanatın dine Karşı Muhammedi dinin temelleri

Kategoriler

Arkadaşlarım

Blogcu Yardım