İnsanı zorlayıcı dört güç vardır. İlk olarak, irade sahibi, bilinçli yaratıcı insan, ilk zorlayıcı gücün, doğa’nın baskısı altındadır, bu zorun tutsağıdır. Natüralizm, tabiat temeline özellikle yaslanmaktadır ve oldukça önemli bir gerçeklik payı vardır. İkinci zorlayıcı güç, tarihin baskısıdır. Tarih felsefesi buna, bu temele dayanmaktadır. Emerson’a “ Tarih nedir?” diye sorulunca, “Nedir tarih olmayan ki?” diye karşılık vermiştir. Var olan her şey, tarihin ürünüdür. Tarih’i temel belirleyici sayan görüşe göre benim niteliğimin yaratıcısı, benim tarihimdir. Tarihim benim elimde olmadığına göre ben de kendi elimde değilim. Üçüncüsü Sosyolojizm’dir. Toplumu temel ve asıl belirleyici kabul eden, bireyi yadsıyan, toplumun bireyi oluşturduğunu ileri süren görüştür. Aslında ben ne Naturalizm’i, ne Sosyolojizm’i, ne de Historizm’i tümüyle yadsıyorum; üçünü de kabul ediyorum. Ancak benim kabul edişim şu anlamdadır: İnsan-ki asıl onu anlatmak istiyorum-, bu varlık seçebilir, seçme yeteneği ve imkanı vardır. Bu varlık kendi gelişim ve olgunlaşma süreci içinde gerçekten de bir açıdan ve bir bakıma doğal ve maddi bir oluşum, bir görüngü, bir bakıma Tarih’in biçimlediği bir görüngü, bir bakıma çevre ve toplumun biçimlediği bir görüngüdür. Bir boy (aşiret) düzeni içinde, boy düzeni yaşama biçimi bireylerin üzerinde ruhsal ve düşünsel özellikler meydana getirebilir, boy düzeninde yaşayan bu yaşama biçimini seçmiş değildir, hiç kimse bunu seçmemiştir, özel bir toplum ve üretim düzeni onları ister istemez çadırda oturan göçebilir durumunda kılmıştır, üretim düzenleri bunu gerektirmiştir. Tabii şartlar da bir başka topluluğun avcılığa koyulmalarına, avcı olmalarına, ormanda yaşamalarına yol açmıştır. Ya da yine bu şartlar bazı boyların başka özellikler kazanmalarını, sonunda tarım aşamasına girmelerini, bu aşamada da yerleşik düzene geçmelerini, köy ve kentlere yerleşince de artık değişmesini sağlamıştır. Bu değişim seçimle olmuş değildir. Üretim düzeni biçiminin bireye etkisinden dolayıdır. Yani ‘beşer’ gerçekten de Doğa’nın onu oluşturduğu gibi, gerçekten de Tarih’in onu biçimlemekte olduğu olur. Halı desenleri çizmekle uğraşan ve çok büyük bir sanatkâr olan Tarhan sanatkarlarından birisi anlatıyordu: Cezaevinde mahkûmlara halı dokumacılığı öğretmeye çağrıldım. (Bu olaya iyi dikkat ediniz, insan üzerindeki dış etkenlerin ne denli etkili olduklarını ve insanın ne denli eğitime yatkın olduğunu gösteriyor.) Ben şunu ileri sürdüm: Bir kimseye gerçekten zarif ve sanatkârca halı dokumasını öğrettiğim ve o iyi bir sanatkâr olabildiği takdirde, onun bağışlanmasını, affını isteyeceğim, siz de kabul edeceksiniz! Şartımı kabul ettiler. Kendilerine öğreticilik ettiğim kişiler çoğunlukla ağır suçlar işlemiş olanlardı ve ‘kötülük’, katı yüreklilik gözlerinden belliydi. İşte bu kimselere halı dokumasını öğretmeye başladık. Halı dokumasında gözlerin ve parmak uçlarının dikkat etmesi gereken zevk inceliği, renkleri iyi tanıma ve ayırma ve birbirleriyle uyuşturma için gerekli ince zevk ve duygu, halının zarif ve sanatkârca nakışlarındaki güzellik, bütün bunları tanımaya başlıyor ve sonra dokuyorlar, yaratıcılıklarını tadıyorlardı. Bütün bunlar ruhu o derece inceltiyor ve duygu veriyordu ki, belki kan dökmekten ve öldürmekten zevk alan adam, sanatla uğraştıktan bir süre sonra ruhsal bir güzellik kazanıyor, öyle ki kimi zaman bir arada oturup ben şiir, örneğin irfanî şiirler okumaya başladığımda, aynı adamın gözyaşları yavaşça süzülmeye başlıyordu.
O kadar katı ve sert bir ruh bu kadar yumuşak ve latif olabiliyor. Demek ki dış etkenler bu katılığı ona vermiş, o da mensup olduğu toplumsal çevre düzeni farklı olduğundan böyle olmuştur. Şimdi çevresi değişince, yeni çevresi onda bu letafeti ortaya çıkarmış oldu. Ne bu letafet dolayısıyla onu aşırı övmemiz, ne de o katılık dolayısıyla suçlamamız gerekir. Bu Sosyolojizm’dir ve bir ölçüde doğrudur da! Fakat benim söylemek istediğim şudur: Sosyolojizm’i, Materyalizm’i, Naturalizm’i veya tarihselcilik akımı ( Historizm ) bütünü ile yadsımak ve onların temel etken olarak ileri sürdüğü şeylerin hiçbir etkisi olmadığını ileri sürmek istemiyorum. Aksine bu etkileri kanıtlamak ve doğrulamak istiyorum. Fakat sözüm şudur ki insan, oluşum (werden şoden) süreci içinde, bu zorlayıcı güçlerin baskısından kurtulur, kurtulabilir. Dördüncü zindan, zindanların en kötüsüdür, insan bu zindanda tutsakların en acizi durumundadır. Bu zindan, ‘Kendim’dir. Şaşılacak şeydir ki tarihin akışı boyunca insan önce anılan üç zindandan kurtuluşunu daha ileri ölçüde saylayabilmiş olmasına, bugün bu üç zorlayıcı gücün baskısından her çağdakinden daha fazla kurtulmuş bulunmasına, bu üç zorlayıcıya her zamankinden fazla egemen olmasına karşın, dördüncü zorlayıcı güç, yani ‘kendi’si, kendi zindanı karşısında da her dönemden daha çok, hatta teknoloji’ye sahip bulunmadığı, doğal bilimleri bulunduğu, Toplumbilim ve Tarih Felsefesini kavramamış bulunduğu dönemden daha çok çaresiz, acizdir. Çağdaş insanın bu dördüncü zorba gücün tutsağı durumunda kalışı, ilk, ikinci ve üçüncü zindandan kurtuluşunu da yararsız ve anlamsız kılmaktadır. Çağımızda Doğa, Tarih ve Toplum zindanından kurtulan insan anlamsızlık ve boşluk duygusunun bunalımına düşmektedir. Niçin? Çünkü özgür değil, dördüncü zindanın tutsağıdır. Önceki üç zindandan kurtulması ile mutsuzluğu da başlamaktadır. Bir yazarın dediği gibi, bir zorlayıcı gücün sınırları içinde uykuya dalan insan için ‘ne yapayım bilmiyorum!’ bunalımı, eziyet ve zahmeti yoktur. Çünkü bir girişimde bulunmaz. Gelgelelim çağdaş insan ‘ne yapacağı’ konusu her zamankinden fazla güç sahibidir. Ne var ki ‘ne yapması gerektiği’ni de her zamankinden az bilmektedir. Bu üç zindandan kurtulmuş olması gereken, doğaya egemen veya kendi toplumuna egemen olan insan kendi zindanı içinde çaresi ve tutsaktır. Niçin öz zindanından çıkamıyor peki? Bu zindandan kurtulmak zordur çünkü. Zordur, çünkü üç önceki zindanın benim varlığımı çevreleyen dört duvarı vardı ve ben orda tutsaktım. Tutsak olduğumun bilincinde idim. Yerçekimi gücünde idim, hatta göçebe olduğum dönemlerde bile bu bilincim vardı. Irmak kenarında olduğunu, şu halde ister istemez balıkçılıkla geçinmem gerektiğini, yöremde yalnızca orman bulunduğunu, şu halde yazgımın avcılık olduğunu biliyordum. Bu zorlayıcı güçleri geçmişte duyumsuyordum. Ne var ki bu dördüncü zindanın duvarları çevremi kuşatmıyor. Bu zindanı kendimle birlikte taşıyorum. Bu sebeple, bu zindanın bilincine varmak ve onu tanımak, bütün diğerlerinden de güçtür. Zindanla tutsağı birleştirmektedir. Hastalık ve hasta birleşmektedir. Bu sebeple bu hastalıktan sağalmak çetindir. Başka bir güçlük de şuradadır: İnsan bilim ile, Doğa’nın zindanından, Tarihin zindanından, toplumsal kurallara egemen Düzenin zindanından kurtulabilir. Fakat yazık ki, kendi zindanından bilim ile kurtulamaz. Çünkü bilginin kendisi de tutsaktır. Bu bilimin kendisi, bir tutsağın bilimidir. ‘Kendi’m dendiğinde, bunun kendisinde gömülü bulunan özgür ben olduğunu algılayamamaktadır. Özgür bir ben olarak değil, salt ve genel anlamı ile bir insan, bir kendi olarak ancak algılayabilmektedir. Doğa, Toplum ve Tarih zindanından boşanması gerekmekte ve boşanmaktadır, gelgelelim sonra anlamsızlık ve boşluk içine duşmektedir. Burada bir formül sunmak istiyorum: Bu alanda bir yasa var ki Adem’in yaratılışı’nın başlangıcından bugüne değin doğrudur ve geçerlidir. İnsan, maddi yaşayışında bu yolu boylar, fakat unutmayalım: Ancak maddi yaşamı için bu yasa geçerlidir. İnsan’ın önce ihtiyacı, gereksinimi vardır. Sonra bolluğa, refaha erişir. Daha sonra boşluk ve anlamsızlık duygusuna kapılır. Bundan da başkaldırmaya geçer. Sonunda perhizkâr ve içe dönük bir dönem gelir. Egzistansiyalizm (varoluşçuluk) ve hippilik akımı (ABD’de türeyen ve diğer ülkelere yayılan gençlik akımı mensubu. Simgesi, çiçektir.) Bu yasaya uygun olarak belirmiştir. Bizim eski ağalar ve soylularımızın Tasavvufa düşmeleri, Hind ve Çin ağa ve soylularının gizemci (mistik) bir ‘nirvana’ (hırslarını, tutkularını yok edebilen, kendini yenebilen kişinin varabileceği üst manevi basamak.) anlayışı içinde maddi yaşamı yadsımaları da bu yasaya dayanır. Bugünün burjuvazi düzeninde yeni neslin tüketimi ve maddi yaşayışı hippice yadsımaları da bu yasaya göredir ve bundan başka da olamaz. İnsan, onlara erişemediği sürece günlük maddi istek ve özlemlerine değer verir, erişince de boşluk ve anlamsızlığa düşer. İnsanın ülküsü, özlemi, öylesine yüce olmalıdır ki, bir noktaya bağlı kalmasın. Yoksa bu ülkü, duruş ile, durak sonuçlanır ve duruş da anlamsızlık ve boşluk bunalımına iletir. Doğaldır ki, kendi zoru içinde tutsak olan insan Doğa’ya egemen olsa bile yine de silahlı bir acizdir. Jean Isole diyor ki: Bir yazar, baştan aşağı silaha, tepeden tırnağa altına garkolmuş, fakat içindeki dermansız bir dert dolayısıyla acı çeken bir şehzadeyi öyküsünün kahramanı olarak anlatıyordu. O, bugünkü Fransa’nın bu şehzadeye benzediğini söyler. Sadece bugünkü Fransa değil, çağdaş insan her zamankinden daha çaresiz fakat silah kuşanıp altınlara garkolmuş şehzadedir.
Holllanda’da Rotterdam’da kentin büyük meydanının ortasında çok ilgi çekici bir heykel vardır. Heykel taştandır, ancak bütün eklemleri birbirinden ayrılmıştır. Mesela boyun azıcık yana eğri, dirseği kolunun yanına doğru, diz ve bilekleri de böyle! Öyle ki Meydan’ın ortasında duran bu heykele uzaktan baktığınızda, hafif bir yer eserse bu heykel yıkılıp-dökülür diye içiniz oynar. Oysa heykel taştan yontulmuştur. Heykeltraş, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonraki insanı simgelemek istemiştir. Fakat, bu heykel çağdaş insanın simgesidir. Her zamankinden daha güçlü, kaya gibi, fakat her zamankinden çok mahvolacağı tasası içinde. Bu niçin böyledir? Çünkü üç zindandan kurtuluş onu şimdiye değin sahip olmadığı büyük bir güç vermiş, ancak yine aynı adam, buradan Merih’in bombalama gücünde olduğu, buradan karmaşık bir makineye Ayküresine veya uçsuz-bucaksız uzaya yöneltip gidebilir durumda büyük bir bilgin olduğu halde, başka bir yerde aylığına 10 riyal zam yapılıncı oraya gidecek ve buraya karşı çıkılacak ölçüde zayıf olabilecektir. Köleliğin Afrika’nın bazı yörelerinde henüz var olduğunu işitirdim. Çok geri kalmış ve bozulmuş yarı vahşi bazı Afrika kabileleri bulundukları bölgeden alıp başka bir yörede sattıklarını duyardım. Fakat kendi gözlerimle gördüğüm kölelik Batı’nın kendisinde Cambridge’in merkezinde (Oxford ile birlikte İngiltere’nin en önemli üniversite kenti) Sorbonne’un merkezinde (Paris Üniversitesi merkezi) idi. Kaçak pazarlarda vahşi kabile mensuplarının değil, en üstün insan beyinlerinin pazara çıkarıldığını gördüm. Artırma masasına çekiç vuruluyordu: -Sen ne veriyorsun!- O ne veriyor! Deniyordu. Kara Çin’inden, Sovyetler’den Kuzey Amerika’dan, Avrupa’dan önemli firmaların büyük sermayedarları geldiler. -Beyefendi, bu filan sınıfta ikinci olan öğrencidir. Ne verirsin buna? -Biz mi beyefendi? 15.000 riyal veririz. Oradan bir diğeri atılır: -Biz üstelik bir de otomobil veririz. Üçüncüsü: -Ben bir de şoför veririm. Söz konusu olan kişi de, bir o patrona bakar, bir bu patrona bakar, kararsızdır, kimi seçse ki? Sonunda en çok veren birini seçer. Niçin? Çünkü tutsak, esir bir insandır. Kabul etmesi ricaları ile çağrılan ve yüzin dinar verilmek istenen bu kimse, işte toplumu Doğa zindanından kurtarabilecek insandır, yahut insanı Toplum zindanından çıkarabilecek bir ideolog veya toplumbilimcidir, ya da insanı Tarih zindanından çıkarabilecek feylosofun ta kendisidir. Gelgelelim, kendi kendinin ne ölçüde zebunu olduğunu görüyoruz. Bu yüzden de köle durumuna gelmiştir. Bir köle insanlığı özgür kılamaz. Kendisi de üç önceki zindandan kurtulmuş olsa bile özgür değildir. İşin çetin yanı şuradadır ki bu dördüncü zindan insanın kendi boyutları arasında, insanın bir parçası gibidir. Bilgin insan, kendi dışında olan zindanlardan kurtulsa bile, kendine karşı başkaldırıp özgür olamaz. ... Kolayca ele geçirilemeyen bu korkunç dördüncü zindandan, insan, aşk gücü ile kurtulabilir. Aşk, akıl ve mantığın ötesinde, bizi kendimize başkaldırmaya ve kendimizi (nefs-i emmare) yadsımaya çağırır. Gereğinde bir ülkü veya başkası uğruna fedakarlık etmeye çağırır. Bu, insan olma sürecinin en üst aşamasıdır.
Sözlerimin özü:O özgür kılıcı, yaratıcı, bilinçli insan; Doğa, Tarih ve Toplum düzeni zindanlarından bilim ile kurtulur. Dördüncü zindandan ise din ile kurtulur, aşk ile kurtulur. Radhakrishnan’ın (18888-1975 Hind feylosofu) dediği gibi: ‘Biz insanlar, insan olma ödev ve sorumluluğu ile, bir işbirliği andına çağrılıyız. Nasıl bir ahd ve and? Öyle bir and ki, bu and ile insan, Tanrı ve aşk, başka bir yaratış ve başka bir insan için koyulurlar. Budur insanın sorumluluğu’
Müminlerden öyle adamlar vardır ki Allah'a verdikleri söze sadık kalırlar. Onlardan kimi adağını yerine getirdi, kimi de beklemektedirler. (Ahitlerinde) hiçbir değişiklik yapmamışlardır. (Ahzâb / 23)
Hz. Hüseyin (a.s) Allah'a verdiği söze son nefesine kadar sadık kaldı. Şu bizim dikkatimizi çekiyor: Insanı sadık kılan nedir? Ne ile ispatlayabiliriz?
Her iki taraf da Müslüman olduğunu söylüyor. Yapılan ameller salih amel olmakla düşünülebilir. Örneğin herkes namaz kılabilir… Ama ne merkezli olarak yapıyor. Neyi hedefleyerek yapıyor?
Hz. Hüseyin (a.s), tüm kıyamının merkezine Allah'ı koydu ve her konuşmasında, aldığı her kararda hedefini açıkladı. "Allah'a olan sadakat" idi.
Yani Allah'a olan sadakat ve sorumluluğu, onu ve yarenlerini bu yola sürükledi.
Ama Yezid'in ordusunda bunu göremiyoruz. Bu savaşa onları sürükleyen, dünya hayatı ve beklentileri idi. Onlar merkeze dünyayı koydular. Görünüşte Allah-u Ekber dediler, ama Allah'ı büyük görmediler. Ameller görünüşte Islâm gibi varsayılabilir, ama hedef ve çırpınışları Allah'tan başka şeylerdi.
Hz. Hüseyin (a.s) şöyle buyurmuştu:
Insanlar dünya kuludur, din ise (ancak) dillerinde dolaşır, dinin sayesinde geçimleri iyi olduğu müddetçe onun etrafında dolaşır (dindar görünürler), zorluk ve belayla karşılaştıklarında ise, dindarlar azalır. (Taberî)
Kufe halkı Hz. Hüseyin (a.s) taraftarı idi. Ama ne yazık ki Kufe halkı, zamanında Hz. Ali (a.s) gibi bir önder tarafından yetiştirilmiş olmalarına rağmen bıçak kemiğe dayanınca hakikatin ve sadakatin yolundan saptılar.
Gerçek mümin, imanın arkasında durandır. Eğer o imanın arkasında durmayacaksa, ona mümin diyemeyiz.
Hz. Hüseyin (a.s), Aşura gecesi dostlarını toplamış, onlarla konuşmuştu. Onlara gecenin karanlığından yararlanarak kendisinden ayrılabileceklerini ve onları bu konuda özgür bıraktığını söyledi. Ama hiç kimse ayrılmadı.
Zaten imam budur. Özgürce, kendi irade ve seçiminle iman üzere ölmek şehitliktir. Yoksa Yezid ve valisi Ibn-i Ziyad gibi insanları korkutarak veya satın alarak ölüme göndermek şehitlik değildir!
Amaç Allah olmayınca, ölüme vasıl olmak önemli değildir. Önemli olan kendi isteğinle Alllah'a olan sadakat üzere ölmektir.
Hz. Hüseyin (a.s) ve yarenleri, kendi sayılarını ve teçhizatını da, karşı tarafın sayısını ve teçhizatını da biliyordu. Ve onların ne kadar zalim, kendilerini öldürmeye hevesli olduklarını da görüyorlardı. Velhasıl, ertesi gün büyük bir ihtimalle öleceklerini de biliyorlardı. Ama yine de Hz. Hüseyin (a.s) ve yarenleri Rablerine olan sadakat sözlerini bozmadılar. Ölümüne Allah'a olan sadakatlerini korudular. Şerefli ölümü genç kızın boynunda duran gerdanlık olarak kabul ettiler.
Nitekim Hz. Hüseyin (a.s) şöyle buyurmuştur:
Hak üzere amel edilmediğini ve batıldan kaçınılmadığını görmüyor musunuz? Böyle bir durumda mümin bir kimseye, Allah'a kavuşmayı (şehit olmayı) istemesi yakışır.
Hz. Hüseyin (a.s) hayatıyla nasıl hakkın şahidi olması gerektiğini gösterdiği gibi ölümüyle de hakkın şahidi oldu. Ve oldu ki ölümünün şahitliği bu zamana kadar devam etsin; nasıl ki bizden sonra da yankısı devam edecek. Ve bir kez daha gördük ki, esasında şehitler ölmüyor, her mekan ve zamanda yaşıyorlar. Ve mesaj bu kadar canlı, şehadet dışında olmuyor.
Yollarını kaybedenlere yeni bir meşale yaktı. Hakka yolculuk nasılmış, bir daha gösterdi. O, zaten meşale yakanların çocuğu. O, ölümüne Allah'a sadakati babasından, amcasından, dedesinden öğrenmişti.
Insanların "Ben Müslümanım" demekle Müslüman olunamayacağını, bunun için ispatın gerektiğini gösterdi.
O, hayatıyla ispatladı.
O, hayatıyla zalimlere meydan okudu.
O, zilletli bir hayattansa, izzetle ölümü seçti.
O, inanan insanların satılamayacağını gösterdi.
O, inanan insanların Allah'tan başkasına hesap vermeyeceğini gösterdi.
O, insanın en büyük sermayesinin inancı olduğunu gösterdi.
O, insanın Allah'a olan yürüyüşünü gösterdi.
O, inanan insanın zalime, despota, yalana teslim olmayacağını gösterdi.
O, hakkın bakiliğini, zalimlerin faniliğini gösterdi.
O, risalet emanetinin nasıl taşınması gerektiğini gösterdi.
O, ilkeli olan inananların, ilkesiz olan inananlara üstünlüğünü gösterdi.
O, başarı ve zaferin yolunu gösterdi.
O, efendi olmanın yolunu gösterdi.
O, cennetin yolunu gösterdi.
Ya biz! ?
Hayatımız ne ki, ölümümüz ne olsun?! Hz. Hüseyin'in (a.s) yaşadığı çağın aynısını yaşıyoruz. Sözde Müslümanlar ve Hüseyin (a.s) gibi özde Müslümanlar. Allah merkezli inananlar ve ata dini inananlar. Hiç kimsenin bizi dışarıdan bozmasına gerek yok. Ne Yahudilerin, ne Hıristiyanların, ne de başka bir kesimin. Biz kendi kendimize yetiyoruz. Peygamber'i (s.a.a) örnek alan çok az. Kur'ân-ı Kerim raflarda bekliyor, insanlık değeri en az seviyede, tüm dikkat insanın çamur yönüne çevrilmiş, nefis almış başını gidiyor.
Sanırım biz Allah'ımızı anlayamadık, Resul'ümüzü anlayamadık, şehitlerimizi anlayamadık…
Yüce Allah'ım! Yalvarıyorum, bize anlamayı, idrak etmeyi nasip et! Yoksa zillet çukurunda boğulup gideceğiz. Sözde "Müslümanım" demekle cehennemin yolunu tutacağız. Amellerimizle yüzleştiğimiz gün pişman olmaktansa, şimdi pişman olmayı nasip et Allah'ım!
Imagine there's no heaven It's easy if you try No hell below us Above us only sky Imagine all the people Living for today... Imagine there's no countries It isn't hard to do Nothing to kill or die for And no religion too Imagine all the people Living life in peace...
You may say I'm a dreamer But I'm not the only one I hope someday you'll join us And the world will be as one
Imagine no possessions I wonder if you can No need for greed or hunger A brotherhood of man Imagine all the people Sharing all the world...
You may say I'm a dreamer But I'm not the only one I hope someday you'll join us And the world will live as one
Imagínate
Imagina que no existe el Cielo es fácil si lo intentas sin el Infierno debajo nuestro arriba nuestro, solo el cielo Imagina a toda la gente viviendo el hoy... Imagina que no hay países no es difícil de hacer nadie por quien matar o morir ni tampoco religión imagina a toda la gente viviendo la vida en paz...
Puedes decir que soy un soñador pero no soy el único espero que algún día te unas a nosotros y el mundo vivirá como uno
Imagina que no hay posesiones quisiera saber si puedes sin necesidad de gula o hambre una hermandad de hombres imagínate a toda la gente compartiendo el mundo
Puedes decir que soy un soñador pero no soy el único espero que algún día te unas a nosotros y el mundo vivirá como uno
Hayal Edin Cennetin olmadığını hayal et Denersen eğer, bu kolay Altımızda cehennem yok Üstümüzdeyse sadece gökyüzü var Hayal et bütün insanların Bugün için yaşadığını... Hiç ülke olmadığını hayal et Bunu yapmak zor değil Uğruna ölecek, Öldürecek bir şey yok Ve inanç ta yok Hayal et bütün insanların Barış içinde hayatı yaşadığını.
Bir şeye sahip olmadığını hayal et Yapabilir misin merak ediyorum? Hırsa ve açgözlülüğe gerek yok İnsanların kardeşliğini Hayal et, bütün insanların Tüm dünyayı paylaştığını.
Bana hayalci olduğumu söyleyebilirsin Ama bu dünyada tek hayalci ben değilim Umarım bir gün sen de bize katılırsın Ve dünya tek vücut olarak yaşar
''Film For Peace'' Festival ekibi olarak BARIŞ BULUŞMASINA hazırız.!
SAVAŞ KARŞITI sinemacı ve duyarlı sanatçı dostlarımızın katılımları ile Emperyalizme ve Savaşa Karşı Küresel Film Festivali ''BARIŞ/SHALOOM/ŞALOOM/PEACE/AŞİTİ'' şiarıyla BARIŞ BULUŞMASINA DAVET EDİYORUZ SİZİ.!
Ey iNSAN;
Sevdiğiniz şeylere son bir kez bakın. Yapmaktan hoşlandığınız şeyleri bir kez daha yapın. Gözlerine son bir buse kondurun masum masum uyuyan sürmeli eşinizin. Küçük kardeşinizin nazlı buklelerini yanaklarında zıplatarak salına salına okula gidişini seyredin. Köprüden geçerken eşsiz pırlantalarla süslü kıvrımlı boğazımızı tarihi bir nefesle son bir kez içinize çekin. Bela bir kez daha geldi.Kaç kişi tanıyorsunuz? Hayatınızda kaç yüz gördünüz? Kaç kararlı bakış, duruş? Kaç ılımlı gülümseyiş, Kaç farklı sarış dünyayı, Yüz kişi mi, bin mi, on bin mi? Gerçekten büyük bir dünya. Şimdi o dünyayı yıkın. Tüm sevdiğiniz kalpler beton parçalarının altında. Irak'ta iki yüz bin insan öldü. Küçük masum yüzünde iki kara kuyu gibi açılan gözler. Kan kırmızı sıçramış korkulu bakışlarına. Bir çocuk büyüyor bugün Irak'ta. Küçük dünyasının kara deliklerinde, en kötü kabuslarında bile bilinçaltının kuramayacağı dehşetli bir gerçeğe uyanıyor her gün. Kardeşiyle oynamak için uzanan ellerine karşılık yok. Annesinin kucağında huzur bulamayacak tek bir an. Annesinin uzanacağı dizleri yok. Son bir umut arayamayacak babasının gözlerinde. Babasının artık gözleri yok. Bir çocuk büyüyor Irak'ta Ve öyle bir dünya tanımı aklında. Öyle bir dünya ki hak yok, hukuk yok, adalet yok. Ve öyle anlaşılıyor ki zaten hiçbir zaman olmamış. Öyle bir dünya ki, en zengini bile obez iştahıyla saldırıyor saflığa. Yastık altındaki kefenlikte bile ısırgan gözler Paranoyak kıtanın akılsız insanları, Medeniyetinizin geldiği nokta yine hırsızlık mı? O büyüyen çocukla büyüyen öfke, Formüllerine uzatacak ellerini güçlü bombaların, Bu tuhaf gezegeni babasının yanına uçurmak için Ona bir rüyada rastlarsam, Sihirli mavi gezegenden bahsedemeyeceğim. Bir düş vardı bir zamanlar diyemeyeceğim Hepimiz için, Gözlerine bakamayacağım. Belki sadece ürkek bir özür için kıpırdanacağım. Çünkü hiçbir şey yapamadık sen ve ailen için. 'Niye' diyecek. 'Sizin de mi elleriniz yoktu?' Şimdi övünecek hiçbir şey kalmadı. Ve hiçbir hakikati birbirimize duyduğumuz sevginin. Eğer gerçekten birimiz sevmiş olsaydı Kalbinden taşardı. Bir damlası bile kurtarırdı masumiyeti..
Bugün bir günah işleyeceğim, Cehennemde buluşmak için, Şeytan yamağıylaOnu boynundan tutup savurmak için. İnsanlığın en eski medeniyetinin kuzgun kara bakışları İğne iğne oklar halinde saplansınlar her yerine. Sevdiğiniz şeylere son bir kez bakın, Her yerde hayaleti giden insanların, Torunlarımız karanlıkta, Dünya kendisini defalarca kez yok edebilecek bombalarla dolu.
Ey İnsan; yeryüzü barışı için şimdi ''BARIŞ'' zamanı.!
Emperyalizme ve Savaşa Karşı Küresel Film Festivali
Hayatını özgürlük ve ülkesinin bağımsızlığına adayan Bilge Kral şöyle diyor: "Ben, her zaman ülkemi sevdim ve severim. Fakat, otorite söz konusu olunca hiçbir otoriteyi, hiçbir zaman sevmem. Otoriteye sadece riayet edebilirim. Çünkü ben, bütün sevgimi özgürlüğe adadım."
"Evet ilerlemiş yaşıma rağmen, inanıyorum ki, halkımın özgürlüğe ve kurtuluşa ulaştığını görecek kadar yaşayacağım. Ya da daha doğrusu, bunu görecek kadar yaşamayı diliyorum. Çok mu bencilce bir istek bu? Belki de öyle, ancak size hayatım ve ölümüm hakkında hiç de takıntılı olmadığımı söylediğimde bana inanmalısınız. 70 yaşındayım ve daha uzun bir yol var önümüzde. Bireyler ölür, halklar yaşar. Mücadeleler bana bağlı değil. Önemli olan da bu. Sancağı binlerce insan taşıyor. Bunu sürdürecekler."
Aliya bir barış adamıydı
1992-1995 Bosna Savaşı'nda anahtar rol oynamış olan Aliya İzzetbegoviç, Sırp katliamında halkı için yaptığı fedakarlıklar ve mütevazı yaşamı ile tam anlamıyla bir örnek şahsiyet olduğunu dünyaya kanıtlamıştı. Bosna halkı tarafından "Baba" olarak da isimlendiriliyordu.
Bosna-Hersek 20. yüzyılın sonuna yaklaşırken Avrupa'nın göbeğinde unutulmaz bir vahşete tanıklık etmişti. İzzetbegoviç, savaşın ardından, Bosna-Hersek'in Yugoslavya'dan bağımsızlığını kazanmasında büyük bir rol üstlenmiş ve Batı dünyası ile İslam ülkelerinin desteğini kazanmıştı.
Kasım 1990'da ikinci tur seçimlerde yüzde 44 oyla Bosna-Hersek'in ilk devlet başkanı seçilen Begoviç, bu görevi 2000 yılındaki üçlü devlet başkanlığı dönemine kadar sürdürdü. İzzetbegoviç daha önce yaptığı açıklamalarda istifa gerekçesinin sadece sağlık sorunları olmadığını, Avrupa'nın kurduğu Bosna yönetiminin Müslümanlar'a baskı uyguladığını ve kabul edilemeyecekleri tavizlere zorladığını dile getirmişti.
Tarih tanığını kaybetti
Bu yüzyılın başlarında Hind yarım kıtasında nasıl Muhammed İkbal Doğu İslamı'nın derin ve şiirsel bir soluğu oldu ise, onun gibi aynı yüzyılın sonlarında İzzetbegoviç de Batı İslamı'nın soluğu olmaya aday bilge bir kişilik. İzzetbegoviç yakın tarihimizin en önemli ve seçkin Müslüman bilge düşünürlerinden biri.
İzzetbegoviç'in "Doğu ve Batı Arasında İslam" adlı eseri onun entellektüel birikiminin zenginliğini ve derinliğini ortaya koyuyor. Aliya İzzetbegoviç'in hatıraları "Tarihe Tanıklığım" adı altında Klasik Yayınları tarafından okuyucularına sunuldu.
Mücadele adamı: ALİYA
BİLGE Aliya, 1970 yılında yazdığı İslâm Manifestosu adlı bir kitap, 1983'te kovuşturmaya uğradı. 12 Müslüman aydınla birlikte tutuklandı. 1950 öncesinde kurulmuş olan Mladi Müslümani adlı örgütü yeniden örgütlemek suçlaması ile 14 yıl hapse mahkum edildi. Yargıtay bu cezayı 11 yıla indirdi.
1989 yılında Yugoslavya'nın dağılma süreci sırasında ilan edilen af sonucu özgürlüğüne kavuştu. 1990 yılında İslam Manifestosu'nu yeniden bastırdı. Bu kitap İzzetbegoviç'in İslâmi kimliğinden ziyade, siyasi kararlılığının ve mücadelesinin bir simgesi oldu. İzzetbegoviç'in, komünist dönem Yugoslavyasında cezaevinde geçirdiği yılların, sağlık problemlerinin artmasına yol açtığı belirtiliyordu.
Münevver bir liderdi
Cesaret ve kararlılığıyla hemen herkesin dikkatini üzerinde toplayan İzzetbegoviç, bütün baskılara rağmen boyun eğmeyen ve inandığını hiç çekinmeden her yerde savunan bir insandı. İslamî kimliğini her zaman ve mekanda sergilemekten çekinmeyen, inancından taviz vermeyen bir şahsiyet idi.. Bu tavrını Mahkemelerde yargıçlara karşı olduğu gibi birçok uluslararası kurum ve kuruluşların düzenlediği toplantılarda da ortaya koydu.
Bunlardan biri, 4-5 Aralık 1994'te Macaristan'ın başkenti Budapeşte'de gerçekleştirilen Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı zirvesinde, 52 ayrı ülkenin Devlet veya Hükümet başkanının katıldığı toplantıda kadeh kaldırmayan tek lider o idi. Genç yaşta başlattığı siyasi çalışmalarında, o, her zaman asimile edilmek istenen milletini, öz kimliği olan İslam kültürüyle ayağa kaldırmanın mücadelesini vermişti. O hep zoru ve çileyi seçti.
Osmanlı'nın Balkanlar'dan çekilmesiyle Sırp ve Hırvatlar tarafından yeryüzünden silinip toprakları işgal edilmek istenen Müslüman Boşnak halkı tarihinde ilk defa bağımsız bir ülke olarak semalarında bayrağını çekip kendi ordusunu kurmaya muvaffak olmuşsa, bunda şüphesiz Aliya ve arkadaşlarının çok büyük rolü olmuştur.
Zoru ve çileyi seçti
O sadece siyasi bir lider değil, Bosna halkının sembolü karizmatik bir liderdir de. Denilebilir ki, Bosna Davası, Aliya sâyesinde büyüdü. Aynı şekilde, Aliya da Bosna Buhranı ile.. Bosna Trajedisi ortaya çıkmasaydı, Aliya, belki de zaman değirmeninin içinde ufalanıp giden nice tefekkür ve eylem adamlarından birisi olarak, kaybolup gidecekti..
Ama, Yugoslavya dağıldıktan sonra ortaya çıkan korkunç boğuşma içinde; Bosna, Aliya sâyesinde kendi öz kimliğine uygun bir çizgi izlemek bahtına kavuştu ve Aliya da, inanç, fikir ve eylemlerinin uygulama alanı olarak bulduğu, bağımsız olmak için çırpınan bir müslüman halk ve bir müslüman toprağına..Onun için de, Aliya'nın şahsında, aslında bütün bir Bosna ve hatta Balkan tarihi, ve özellikle Balkan müslümanlarının 500 yıllık sergüzeştlerinin tarihi vardı…
Aliya'nın kişiliği
Aliya tezahurat olur veya üzerine gösteri gölgesi düşer korkusuyla Cuma namazını hangi camide kılacağını en son ana kadar gizli tutardı. Gideceği camiyi, Oğluna ve korumalarına, arabaya bindikden sonra söylerdi. Dini istismardan çok korkardı ve cami avlularındaki ilgiden son derece rahatsız olurdu. Bir gün.. Sisli bir kış havası ve günlerden Cuma. Müslümanlar devam eden Sırp bombardumanından korunmak için yüksek binaların duvar diplerinden hızlı adımlarla camiye koşuyordu.
Gazi Hüsrev Bey camiinde, Hocaefendi hutbede iken Aliya ve oğlu Baqır ve iki koruma girdi. Hoca hutbeyi durdurdu. Hürmeten yer almasını bekledi. Görenler ayağa kalkıp en önde yer vermek istedi. Ancak Aliya, "burası Allah'ın evidir. Burada faraklılık olmaz.. Allah katında en üstün olan, takva sahibi olandır. Herkes, bulduğu yere oturur. Ben burada oturacağım. Bilmiyoruz, belki hepimiz çiğnenecek, öleceğiz; amma, İslam'ı inşallah çiğnetmeyeceğiz... Hocam lütfen hutbeyi tamamlayın!" demişti. Aliya'nın o tavrıyla bütün cemaat duygulanmıştı..
Emekli maaşıyla geçinirdi
Mutevazı evinde sadece emeklilik maaşıyla geçiniyordu. Son ânına kadar sâde bir hayat yaşadı... Arkasından mal ve mülkler bırakan bir lider değil, halkına hürriyeti kazandıran örnek bir mücadele ve ışık tutan eserler bıraktı. O en zor şartlarda bile adâletin üstünlüğünü esas alan bir ahlâk anlayışıyla düşmanları üzerinde bile, saygı uyandırmıştı... Asla, kin duygusuna kapılmayan; hep, iyiliğin ve ahlâkın, adâletin gerçekleşmesini gözetleyen bir fazîlet timsali olarak parladı. Gizliliği, entrikayı sevmezdi. Açık ve şeffaf olmayı önerirdi. Hesap vermekten kaçınmazdı. Makam ve mevki onun için inanç ve ideallerini gerçekleştirme yolunda bir amaç değil, bir araçtı.
Mütevazi ancak onurlu bir kişiliği vardı. Eleştiriye açıktı, tartışmayı severdi. Ancak haksızlığa tahammülü yoktu. Hayatı boyunca, Allah'a ve İslam'a göre şekillenen şahsiyetine, kendine olan güveniyle hep dik durmuştu. Son yıllarında ise, gençlerin yolunu açmak için, huzur içinde makamını güven duyduğu genç kadrolara bıraktı ve onlara tecrübeleriyle yardımcı olmayı sürdürdü.
Aliya İzzet Begoviç ailesini ve özyaşam öyküsünü şöyle anlatıyor: 'Ailem, 1868'e kadar Belgrad'da yaşadı. O yıllarda Sırplar'ın taşkınlıkları ve gelişen bazı üzücü olaylardan sonra Müslüman aileler yavaş yavaş Belgrad'ı terketmeye başlamıştı. Dedemin büyük dedesi Belgrad'da Osmanlı Ordusu'nda subay imiş.. Tayini üzerine, Belgrad'dan Bosna-Hersek'in Şamac kentine taşınmış ve ailemiz Şamac'da toprak satın alarak yerleşmiş ve Şamac'ın adı da artık, Aziziye olmuştu.
Çünkü, zamanın Osmanlı Sultanı Abdulaziz Belgrad'da Sırplar'ın taşkınlıklarından rahatsız olan Müslüman ailelerin Şamac (Aziziye) bölgesine yerleşerek yeni bir kasaba oluşturmalarını emretmişti. Böylece Müslümanlar'dan oluşan yeni bir kasaba oluştuğu gibi, Müslümanlar da korunmaya alınmış oldu. O zamanlar Belgrad'da Müslümanlar rahat değilmiş ve Sırplar sürekli onlara saldırıyor ve faili meçhul cinayetler çoğalıyormuş. Sultan Abdulaziz'in bu girişimiyle Müslümanlar'ın can ve mal güvenliği sağlanmış. Bu kasaba büyümüş ve Yukarı Aziziye ve Aşağı Aziziye diye iki bölüm halinde anılmış...
Ölümün eşiğinden döndü
Aziziye, daha sonraki yıllarda Hırvat milliyetçileri (Ustaşa'lar) tarafından işgal edilmiş ve Müslümanlar buradan zorla göç etmişlerdi. Aliya'nın ailesi de 1927'de Saraybosna'ya yerleşmişti. O yıllarda Saraybosna'da okuyordu. 1944 yılı Haziran ayı idi. 'Ustaşa'lar, Aliya'yı hayalî Büyük Hırvatistan Ordusu'na almak istiyorlardı. Aliya, onlardan kurtulmak için Müslümanlar'ın yoğunlukta olduğu Gradaçac kasabasına kaçmaya karar verdi. Gradaçac'a varmadan, Sırp milliyetçileri (Çetnikler) tarafından yakalandı.
Ormanlık bölgedeki karargahlarına götürdüler. Bir sürü işkenceden sonra boğazını keserek öldürmeye karar verdiler. O sırada karargaha dışarıdan bir grup geldi. Alaylı bir şekilde Aliya'yı sorguladılar. Hırvatlar kendisini zorla ordularına almak istedikleri için Gradaçac'a kaçmaya karar verdiğini söyledi. Bunun üzerine Çetnikler'in komutanı Albay Keseroviç yüksek bir sesle "Bunu öldürmeyin!" dedi.
Gerekçesi ilginçti: "Bunun dedesi Aziziye Valisi iken, Avusturya askerleri tarafından suçsuz yere tutuklanan Sırplar'ı kurtarmıştı. Bunlardan biri de benim. Albayın bu gerçeği dile getirmiş olmasına rağmen gözü dönmüş caniler Aliya'ı öldürmekte kararlıydı. Ancak Albay ısrar edince Aliya'yı bıraktılar.
Genç Müslümanlar Teşkilatı ve Hapis
Askerlik görevinin sonuna doğru, 1 Mart 1946'da bir asker olarak tutuklandı. İddianame'de 'Mladi Muslimani' (Genç Müslümanlar Teşkilatı) üyesi olmak, Tito'nun fikirlerini eleştirmek ve onun fikirlerini devletleştirmek isteyen savaşcı önderler kabul edilen Partizanlar'a karşı muhalefet oluşturmak ve Sovyet karşıtı gizli propaganda yapmak gibi iddialar yer almıştı.
İddialar doğruydu. Aliya'yı çok iyi tesbit etmişlerdi. Hitler ile işbirliği yapan Hırvat Ustaşa'ları ile Sırp milliyetçiliğini temel esas alan Draja Mihailoviç önderliğindeki çetniklere karşı elde edilen zaferden sonra devletini kuran Josef Broz Tito Yugoslavya toprakları içindeki müslüman nüfusun varlığından korkuyordu.
Müslümanları yeni rejim içinde eritmeyi hedefleyen Tito, bu görüşe engel olan tüm teşkilatları yasaklamış ve üyelerinin mahkum edilmesini emretmişti. Aliya da bu plan çercevesinde tutuklanıp yargılandı. Başlatılan bu kampanya sonucu cezaevleri müslümanlarla doldu. Mladi Muslimanií (Genç Müslümanlar Teşkilatı) öncüsü çok sayıda kişi ağır cezalara carptırıldı.
"Gizlice İslami eğitim alıyorduk"
İstanbul-Aliya İzzetbegoviç, Bosna-Hersek Müslümanları için çok önemli olan ve İkinci Dünya savaşı yıllarında kurulan Genç Müslümanlar Teşkilatı'nın Komünist Sırp yönetiminin baskıları ve Sırp gizli servisinin takiplerine rağmen Boşnak gençler arasında yayılıp örgütlendiğine ilişkin ilginç anekdotlar anlatıyor. İzzetbegoviç, 16 yaşında girdiği Genç Müslümanlar Teşkilatı'ndaki fikri çalışmaları şu sözlerle anlatıyor:
"O sıralarda, Ali Mutevelliç tarafından kaleme alınan ve büyük bir hayranlık duyduğum 'İslam Işığında' adlı eseri okudum. Bu, çok kıymetli bir eserdi ve benim üzerimde büyük etkisi olmuştu. Ayrıca Osman Nuri Haciç'in yazdığı 'Hz. Muhammed ve Kur'an da bana yön veren eserlerdendir. Yaklaşık 300 sahife olan bu kıymetli eser, idealist bir uslûbla yazılmıştır. Bu ve benzeri kıymetli eserler o zamanlar Mostar şehrindeki faaliyet gösteren 'Kalaycı' Kütüphanesi tarafından bastırılmıştı. Bu çok büyük bir hizmet olmuştu ve teşkilatımız üyeleri bu eserlerden büyük ölçüde istifade etmişlerdi. Bu eserler teşkilatımızda okunuyor ve tartışılıyordu. Böylece ilk aylardan başlayarak İslam'ı gerçek kaynaklarından öğrenmeye başlamıştık. Üyelerimizin sayısı büyük bir hızla artıyordu. Müslüman gençlik içinde teşkilatımız büyük bir kabul bulmuş oldu."
'İslam Bildirisi' nasıl kaleme alındı
1970'de müslümanların mevcut durumunu göz önüne alarak 'İslam Bildirisi'ni kaleme aldı. Bu bildiri aslında bir çağrıydı, sadece Bosna ve Yugoslavya müslümanlarına değil, tüm dünya müslümanlarına hitap ediyordu. Aliya, çağrısında müslümanlara yeniden uyanış ve dirilişin öncüleri olma ve İslam'da şuûrlanmayı işlemeye çalıştı.
Baskılar ve yasaklara karşı siyasî bir şuûrlanmanın başlatılması ve haksızlıklara karşı haklı bir siyasi başkaldırının başlaması gerektiği düşüncesinden hareket etmişti. Bildiri Yugoslavya'da olduğu gibi İslam dünyasında da büyük yankı uyandırdı ve çokca tartışıldı. Büyük bir kısmını ceza evinde yazdığı "Doğu ve Batı arasında İslam" kitabı da öyle oldu. Kitabın çeşitli dillere tercüme edilerek tartışılmaya başlanması Komünist yönetimi endişelendirdi. Ağustos 1983'te Genç Müslümanlar Teşkilatı üyesi arkadaşımla yeniden tutuklandı, 14 yıla mahkum oldu.
"Affedilmem için yalvarmam istendi"
6 ay sonra itirazda bulundu, cezamızın hafifletilmesini istedi. Fikir suçlusu olarak cezalarımızın indirileceğine inanmıştı. Ancak 14 yıl olan cezası, 12 yıla indirildi. Bir kere daha dilekçe vererek cezasının hafifletilmesini talep etti. Bu sefer 9 yıla indirildi. 1987'de zamanın 'Af Komisyonu' Başkanı Zdravko Durişiç, Aliya'nın evine mektup göndererek iki kızını yanına çağırdı. Onlara 'Bu dilekçeyi babanıza götürün, imzalasın, onu serbest bırakacağız' diyerek bir yazılı dilekçe örneği verdi. Kızları sevinç dilekçeyi imzalamasını istediler. Dilekçede 'Yaptıklarım yanlıştı ve pişman oldum. Affımı istiyorum ve bundan sonra, normal hayata döneceğimi ve siyasetle asla uğraşmayacağımı garanti ederim' ifadesi vardı. Asla kabul edemiyeceği dilekçeye imza atmasını istiyorlardı. Çünkü onlar korkmuşlardı, gelecekde yeni bir örgütlenmeye girişeceğini iyi biliyorlardı. İmzalamayı reddeti.
Merhum Ali Şeriati'nin hiç bir yere sığmayan hayat hikayesi ve o aydının sorumluluğu içinde olanlar...Yeryüzü mustazaflarının Rabbi olan Allah'ı anma.Afyonlanmış saltanatın dine Karşı Muhammedi dinin temelleri