ALİ ŞERİATİ VE MUSTAZAFLARIN RABBİ

10.5.2009 - İnsanın Dört Zindanı II

Kategori: Fikirler

 










Dördüncü zindan, zindanların en kötüsüdür, insan bu zindanda tutsakların en acizi durumundadır. Bu zindan,Kendim’dir. Şaşılacak şeydir ki tarihin akışı boyunca insan önce anılan üç zindandan kurtuluşunu daha ileri ölçüde saylayabilmiş olmasına, bugün bu üç zorlayıcı gücün baskısından her çağdakinden daha fazla kurtulmuş bulunmasına, bu üç zorlayıcıya her zamankinden fazla egemen olmasına karşın, dördüncü zorlayıcı güç, yani ‘kendi’si, kendi zindanı karşısında da her dönemden daha çok, hatta teknoloji’ye sahip bulunmadığı, doğal bilimleri bulunduğu, Toplumbilim ve Tarih Felsefesini kavramamış bulunduğu dönemden daha çok çaresiz, acizdir. Çağdaş insanın bu dördüncü zorba gücün tutsağı durumunda kalışı, ilk, ikinci ve üçüncü zindandan kurtuluşunu da yararsız ve anlamsız kılmaktadır. Çağımızda Doğa, Tarih ve Toplum zindanından kurtulan insan anlamsızlık ve boşluk duygusunun bunalımına düşmektedir. Niçin? Çünkü özgür değil, dördüncü zindanın tutsağıdır. Önceki üç zindandan kurtulması ile mutsuzluğu da başlamaktadır. Bir yazarın dediği gibi, bir zorlayıcı gücün sınırları içinde uykuya dalan insan için ‘ne yapayım bilmiyorum!’ bunalımı, eziyet ve zahmeti yoktur. Çünkü bir girişimde bulunmaz. Gelgelelim çağdaş insan ‘ne yapacağı’ konusu her zamankinden fazla güç sahibidir. Ne var ki ‘ne yapması gerektiği’ni de her zamankinden az bilmektedir. Bu üç zindandan kurtulmuş olması gereken, doğaya egemen veya kendi toplumuna egemen olan insan kendi zindanı içinde çaresi ve tutsaktır. Niçin öz zindanından çıkamıyor peki? Bu zindandan kurtulmak zordur çünkü. Zordur, çünkü üç önceki zindanın benim varlığımı çevreleyen dört duvarı vardı ve ben orda tutsaktım. Tutsak olduğumun bilincinde idim. Yerçekimi gücünde idim, hatta göçebe olduğum dönemlerde bile bu bilincim vardı. Irmak kenarında olduğunu, şu halde ister istemez balıkçılıkla geçinmem gerektiğini, yöremde yalnızca orman bulunduğunu, şu halde yazgımın avcılık olduğunu biliyordum. Bu zorlayıcı güçleri geçmişte duyumsuyordum. Ne var ki bu dördüncü zindanın duvarları çevremi kuşatmıyor. Bu zindanı kendimle birlikte taşıyorum. Bu sebeple, bu zindanın bilincine varmak ve onu tanımak, bütün diğerlerinden de güçtür. Zindanla tutsağı birleştirmektedir. Hastalık ve hasta birleşmektedir. Bu sebeple bu hastalıktan sağalmak çetindir.

   Başka bir güçlük de şuradadır: İnsan bilim ile, Doğa’nın zindanından, Tarihin zindanından, toplumsal kurallara egemen Düzenin zindanından kurtulabilir. Fakat yazık ki, kendi zindanından bilim ile kurtulamaz. Çünkü bilginin kendisi de tutsaktır. Bu bilimin kendisi, bir tutsağın bilimidir. ‘Kendi’m dendiğinde, bunun kendisinde gömülü bulunan özgür ben olduğunu algılayamamaktadır. Özgür bir ben olarak değil, salt ve genel anlamı ile bir insan, bir kendi olarak ancak algılayabilmektedir. Doğa, Toplum ve Tarih zindanından boşanması gerekmekte ve boşanmaktadır, gelgelelim sonra anlamsızlık ve boşluk içine düşmektedir. Burada bir formül sunmak istiyorum: Bu alanda bir yasa var ki Adem’in Yaratılışı’nın başlangıcından bugüne değin doğrudur ve geçerlidir. İnsan, maddi yaşayışında bu yolu boylar, fakat unutmayalım: Ancak maddi yaşamı için bu yasa geçerlidir. İnsan’ın önce ihtiyacı, gereksinimi vardır. Sonra bolluğa, refaha erişir. Daha sonra boşluk ve anlamsızlık duygusuna kapılır. Bundan da başkaldırmaya geçer. Sonunda perhizkâr ve içe dönük bir dönem gelir. Egzistansiyalizm (varoluşçuluk) ve hippilik akımı (ABD’de türeyen ve diğer ülkelere yayılan gençlik akımı mensubu. Simgesi, çiçektir.) Bu yasaya uygun olarak belirmiştir. Bizim eski ağalar ve soylularımızın Tasavvufa düşmeleri, Hind ve Çin ağa ve soylularının gizemci (mistik) bir ‘nirvana’ (hırslarını, tutkularını yok edebilen, kendini yenebilen kişinin varabileceği üst manevi basamak.) anlayışı içinde maddi yaşamı yadsımaları da bu yasaya dayanır. Bugünün burjuvazi düzeninde yeni neslin tüketimi ve maddi yaşayışı hippice yadsımaları da bu yasaya göredir ve bundan başka da olamaz.

İnsan, onlara erişemediği sürece günlük maddi istek ve özlemlerine değer verir, erişince de boşluk ve anlamsızlığa düşer. İnsanın ülküsü, özlemi, öylesine yüce olmalıdır ki, bir noktaya bağlı kalmasın. Yoksa bu ülkü, duruş ile, durak sonuçlanır ve duruş da anlamsızlık ve boşluk bunalımına iletir. Doğaldır ki, kendi zoru içinde tutsak olan insan Doğa’ya egemen olsa bile yine de silahlı bir acizdir.

0 YorumYorum yaz!Bağlantı

10.5.2009 - İnsanın Dört Zindanı I

Kategori: Fikirler

 İNSANIN DÖRT ZİNDANI


Yazar: Dr. Ali Şeriati

Çeviri: Prof. Dr. Hüseyin Hatemi

Yayınevi: İşaret Yayınları

 

    İnsanı zorlayıcı dört güç vardır... İlk olarak, irade sahibi, bilinçli ve yaratıcı insan, ilk zorlayıcı gücün, doğa’nın baskısı altındadır, bu zorun tutsağıdır. Natüralizm, tabiat temeline özellikle yaslanmaktadır ve oldukça önemli bir gerçeklik payı vardır. İkinci zorlayıcı güç, tarihin baskısıdır. Tarih felsefesi buna, bu temele dayanmaktadır. Emerson’a “Tarih nedir?” diye sorulunca, “Nedir tarih olmayan ki?” diye karşılık vermiştir. Varolan herşey, tarihin ürünüdür. Tarih’i temel belirleyici sayan görüşe göre benim niteliğimin yaratıcısı, benim tarihimdir. Tarihim benim elimde olmadığına göre ben de kendi elimde değilim. Üçüncüsü Sosyolojizm’dir. Toplumu temel ve asıl belirleyici kabul eden, bireyi yadsıyan, toplumun bireyi oluşturduğunu ileri süren görüştür.

    Aslında ben ne Naturalizm’i, ne Sosyolojizm’i, ne de Historizm’i tümüyle yadsıyorum; üçünü de kabul ediyorum. Ancak benim kabul edişim şu anlamdadır: İnsan-ki asıl onu anlatmak istiyorum-, bu varlık seçebilir, seçme yeteneği ve imkanı vardır. Bu varlık kendi gelişim ve olgunlaşma süreci içinde gerçekten de bir açıdan ve bir bakıma doğal ve maddi bir oluşum, bir görüngü, bir bakıma Tarih’in biçimlediği bir görüngü, bir bakıma çevre ve toplumun biçimlediği bir görüngüdür.

               

   Bir boy (aşiret) düzeni içinde, boy düzeni yaşama biçimi bireylerin üzerinde ruhsal ve düşünsel özellikler meydana getirebilir, boy düzeninde yaşayan bu yaşama biçimini seçmiş değildir, hiç kimse bunu seçmemiştir, özel bir toplum ve üretim düzeni onları ister istemez çadırda oturan göçebe durumunda kılmıştır, üretim düzenleri bunu gerektirmiştir. Tabii şartlar da bir başka topluluğun avcılığa koyulmalarına, avcı olmalarına, ormanda yaşamalarına yol açmıştır. Ya da yine bu şartlar bazı boyların başka özellikler kazanmalarını, sonunda tarım aşamasına girmelerini, bu aşamada da yerleşik düzene geçmelerini, köy ve kentlere yerleşince de artık değişmesini sağlamıştır. Bu değişim seçimle olmuş değildir. Üretim düzeni biçiminin bireye etkisinden dolayıdır. Yani ‘beşer’ gerçekten de Doğa’nın onu oluşturduğu gibi, gerçekten de Tarih’in onu biçimlemekte olduğu olur. Halı desenleri çizmekle uğraşan ve çok büyük bir sanatkâr olan Terhan sanatkârlarından birisi anlatıyordu:

    Cezaevinde mahkûmlara halı dokumacılığı öğretmeye çağrıldım. (Bu olaya iyi dikkat ediniz, insan üzerindeki dış etkenlerin ne denli etkili olduklarını ve insanın ne denli eğitime yatkın olduğunu gösteriyor.) Ben şunu ileri sürdüm: Bir kimseye gerçekten zarif ve sanatkârca halı dokumasını öğrettiğim ve o iyi bir sanatkâr olabildiği takdirde, onun bağışlanmasını, affını isteyeceğim, siz de kabul edeceksiniz! Şartımı kabul ettiler. Kendilerine öğreticilik ettiğim kişiler çoğunlukla ağır suçlar işlemiş olanlardı ve ‘kötülük’, katı yüreklilik gözlerinden belliydi. İşte bu kimselere halı dokumasını öğretmeye başladık. Halı dokumasında gözlerin ve parmak uçlarının dikkat etmesi gereken zevk inceliği, renkleri iyi tanıma ve ayırma ve birbirleriyle uyuşturma için gerekli ince zevk ve duygu, halının zarif ve sanatkârca nakışlarındaki güzellik, bütün bunları tanımaya başlıyor ve sonra dokuyorlar, yaratıcılıklarını tadıyorlardı. Bütün bunlar ruhu o derece inceltiyor ve duygu veriyordu ki, belki kan dökmekten ve öldürmekten zevk alan adam, sanatla uğraştıktan bir süre sonra ruhsal bir güzellik kazanıyor, öyle ki kimi zaman bir arada oturup ben şiir, örneğin irfanî şiirler okumaya başladığımda, aynı adamın gözyaşları yavaşça süzülmeye başlıyordu.

0 YorumYorum yaz!Bağlantı

22.1.2009 - MARILYN BUCK

Kategori: EBUZERLER
                                                              
   Vefa hatılamaktır der atalarımız. Bizden değil diye izzet ve şaref sahibi vicdan ve ahlak sahiplerini hatırlamazsak biz de zavallı oluruz.
     Marilyn Buck Kızılderelilerin haklarını savunan, Vietnam'da Amerika'ya kurşun sıkan, Filistin'de İsrail'e taş atan, İran'da Şah'ı kovan ve bütün kötülüklerin merkezi olan ABD'nin kendi vatanı olamsına rağmen PENTAGON'una karşı mücadele eden bir çağın öncüsüdür. Ömür boyu hapis cezası ile yıllardır New York hapishanesinden yaşayan Marilyn, oradan hala mücadelesine devam ediyor.
    Rachel Corrie dan çok önce izzet şeref ve adanmışlığın yolundan giden Marilyn Buck utulmamalıdır.
    Onlar bedellerini ödeyerek hep önden gittiler. 
   Ardından geleceklere bir yol açmak istediler. 
   Bilenler yalnız vicdanı anlayanlar olurdu 
   Ağlayan gülsün vatansız kalanlar sevinsin dediler      



  
1 YorumYorum yaz!Bağlantı

3.1.2009 - KUDÜS, EY KUDÜS

Kategori: EBUZERLER


''Kudüs, Ey Kudüs!"
  
 

"Kudüs, ey Kudüs/Seni unutursam ey Kudüs/Sag elim hünerini unutsun!/Eger seni anmazsam/Eger Kudüs'ü bas sevincimden üstün tutmazsam/Dilim damagima yapissin" (Mezmur-137) Yahudi çocuklarina her aksam okutulan sarki)

 
"Ey Kudüs! Peygamberleri öldüren ve kendisine gönderilenleri taslayan sen! Tavuk yavrularini kanatlari altina nasil topluyorsa, ben de senin çocuklarini kaç kere toplamak istedim." (Hz. Isa. Matta 37)

 
"Ey Kudüs! Allah'in seçtigi toprak ve onun kullarinin vatani! Senin duvarlarindan dünya, dünya oldu. Ey Kudüs! Sana dogru inen çig taneleri bütün hastaliklara sifa getiriyor. Çünkü geldigi yer, Cennetin bahçeleri." (Hz. Muhammed. Hadis, Kütübüs-Sitte) <_script /><_script />


Ve sen ey Kudüs, ey Gazze, ey Ramallah! Yillardir irzi kirletilen kutsal topraklar! Topraklarimiz!



Bugün çocuklarina sahip çikmiyorsun. Babalari kanatlarinin altinda korumuyorsun.


Semalarin ölüm kusuyor. Yerin bedenlerimizi yutuyor. Ey Gazze! Semalarindan ölüm kusan roketleri, namlulari kullanan lanetli kavmin çocuklarinin, burada, benim semamda, benim topragimda, benim muharip gemilerimde talim gördügünü biliyor musun?


Ve sen ey Ramallah! Bagrina çocuk bedenleri düsüren helikopteri, uçagi kullanan pilotun, kardesin olan Konya semalarinda talim yaptigini biliyor musun?
n

Ve sen ey Ramallah! Bagrina çocuk bedenleri düsüren helikopteri, uçagi kullanan pilotun, kardesin olan Konya semalarinda talim yaptigini biliyor musun?
 
Ve sen ey Kudüs, kirli ayagiyla topragini çigneyen lanetli kavmin askerlerinin Antalya'da, Toroslar'da, Akdeniz'de benim gemilerimin güvertesinde tatbikat yaptigini biliyor musun?
 


Ve sen Filistinli Ebu Iyad, Ebu Sayyaf, Muhammed, Abbas! Bagrina saplanan kursunun parasinin baska bir Müslüman memleketten saglandigini biliyor musun?
<_script /><_script />


Ecel kusu gibi üzerinizde uçusan Israil deniz kuvvetlerinin helikopterlerinin hain-i Kebir Hasimi hanedani isgali altindaki Akabe Körfezi'nden kalktigini biliyor musunuz?

 
 
 
Mutlu ŞAHİN
İnternational Film For Peace
Mobile Telephone: +90 555 305 1 222
E-Mail and MSN Messenger: mutlusahin@gmail.com

yukarıdaki fotoğrafta yer alanlar Ezher Üniversitesi rektörü Tantavi yanındaki siyonist lider Perez

EĞER SEN DE BU ALÇAKLARIN YAPTIĞINA TÜKÜRMEK İSTERSEN

WWW.gazzedekatliamadurde.com

 
0 YorumYorum yaz!Bağlantı

5.10.2008 - Ali Şeriatiyi Tanımak

Kategori: Ona
Doğu'nun bilgesi Ali Şeriati'yi Muhammed Can'ın değerlendirmesiyle onu dah iyi tanımak adına fikritakip.com teşekkür ederiz.
''Düşünce arayışı süreci yaşayan 'kişioğlu'nun bu süreçte kendisi olma arzusu ne de güzel bir duygudur.''
 
''Ebu-Zer'le başlayıp onu tanımaya tanımlamaya çalışmak… Bu süreçte zaman zaman birbiriyle çelişen fikri yaklaşımlar sunmuş, direnişinin felsefesini bütünsel elde edemeyen bir kişilik! Ali Şeriati'yi böyle tanımlamak doğru ve vicdani bir yaklaşım mı?
 
Ali Şeriati kimdi? Ne yapmak istedi?
 
Bu tür soruları sorma ihtiyacı kişisel bilmezlikten ötürüdür. Şeriati; kısa sayılan hayatına günümüzü de sığdırmayı başarmış bir fikir adamı olarak, bilgiyi kendisine silah edinerek mücadele sahnesine çıkmış milletinin ufkunu aydınlatmaya adanmış bir aydın. Yetinmeyip, bilginin nasıl ve hangi metodlarla eylemselleşmesi gerektiğini pratiğine yansıtan devrimci bir ruh olarak tanımlamak da mümkün mü? Mümkün, ancak bu tür cevaplar kısır döngüyü de bünyesinde taşıyan açılımlardandır.
 
Onun; ''Zer'',''Zor'', ''Tezvir'' üçlüsünün birliktelik ilişkisini, Kur'ani eksende değerlendirmeleri ve bu üçlünün günümüzdeki duruşu ile topluma dayatmak istediği tanrılık algısı, İslam öğretilerince kınanmış değildi. Ne var ki; modern Batının kendisine has pragmatik söylemlerin arkasına gizlenen bu uğursuz üçlünün maskesini, sadece Doğu, özellikle İslam ve İslami öncü kişilerce deşifre edilebilirdi. Bunun içindir ki; Ebu-Zer, Ali Şeriati'ye göre bir sahabi olmaktan öte, başka anlamlar taşıyordu ve günün insanına mesajı vardı.
 
Onda gördüğümüz ve yakalamak istediğimiz düşüncenin eyleme dönüşü ve dönüşümün hangi alanda olması lazım geldiğidir. O, bir milletin yazgısının değişebilmesi için ilk hareket noktası olarak, milletin, birey(ben)'i hedef seçmesini ve buradan başlamasını iyi bilmişti. Bundan ötürüdür ki o, kendisine her zaman olmasa da, İlahi öncüleri ana eksen almıştı. Ve direnişini İran'da yoğunlaştırarak İslam dünyasına da mesaj ulaştırmak istemişti.
 
Modernizm ve medeniyet arasındaki anlam kaymasını ön planda tutmayı da başaran Şeriati'ye göre; Batı, İslam ümmetinin yaşattığı geleneksel (katkılı-edilgen) İslam'daki ısrarcılığı, bununla İslam dünyasını tüketim toplumu ve üretimsiz pazar sektörü yapmak istediğindendi.
 
Batı'nın medeniyet algısı ile Doğu'nun medeniyet ölçüsünde mihenk farkının bulunduğunu, Batı modernizmini medeniyet olarak tanıtmasındaki ısrarcılığı gerçekte sömürgecilikti. Gerçek medeniyet ise İnsani değerlerle yüklü olan Doğu kaynaklı idi. Batı için bunun bir anlam ifade etmediğini Doğuyu anlamak istemediğini ısrarla tekrarlamayı ihmal eteyen bir kişilik Şeriati. ''Batıllıların ısrarcı İslam'ı derken batının çıkar ve menfaatlerine destek olan, siyasallığını yitirmiş, saltanat ve kabile iktidarlarının yaslandığı koltuk değneği İslamdı!''
 
Yalnız İran halkına adanmış kişilik olmayan Şeriati, Cezayir kurtuluş mücadelesine desteği kendisine en iyi örnektir. Halkların derin uykudan uyanmasını ve uyanışın gerçekleşmesinde kendi tabiri ile ''Bizi rahatsız etmeye gelmişti''. Kalemle ''Hacc'' adlı eserinde net dille belirtmeye çalışmış. İslam dünyasının yeniden dirilişini, mahşer'i hareketlilik ekseninde beklemişti. O'nun bu özlemi hala gerçekleşmediği gibi yeterli anlaşılamadığı, mesajının net algılanmadığı ise alenidir.
 
Yaşamı boyunca özellikle ''Tevhid ve Şirk'', ''Adalet ve Zulüm'' kavramı ekseninde düşünceye yoğunlaşan Şeriati'nin, düşüncelerine bütünsel aşinalık gerçekten zor ve belli entelektüel birikim ile uzun ve yorucu çalışmayı ister.
 
Başta Batı medeniyeti olmak üzere, Doğu'ya ait diğer medeniyetlerin beslendiği kaynaklara olan aşinalık, ürettiği eserleri ile sözkonusu halklara sunmak istediği çözüm metodları, sahasında yetiştiğinin tartışmazlığını da göstermiştir.
 
İslam medeniyetini ise; kişioğlunun geçmişinde olduğu gibi geleceğinde de kıstas alınmasını ''Fıtrat'' gereği tartışmasız olarak kabul eder. Ancak yozlaşmamış, hurafe ile bulaşmamış, dış etkenlerden arınmamış, olasılıkta ise yeniden öze dönmüş arı halinin kıstasıdır. Bu arayış onu son anına dek terk etmez.
 
Şeriati, Batı'nın gurur, Doğu'nun ise korktuğu modernizm gizemine; adeta kendisine has ekol ve sosyolojiye olan güçlü aşinalığı ile yüzündeki perdeyi parçalayarak tılsımı bozmak istemiş, arzusundaki başarılık payı ona başarısının hazzını da tattırmıştı.
 
Şeriati'ye göre Tarih Felsefesinde ilham kaynağı Habil ve Kabil'dir. Ona göre hayatla özdeş olan bu savaş öyküsü, ’’tarih felsefesin’’i, Adem’in öyküsü ise ’’insan felsefesi’’ni oluşturur.
 
Fikirlerinin cesaretle yoruma açılması gerektiğine inandığımız ülkemizde ise geleneksel İslamcıların çoğunluğu Şeriati'nin fikirlerinden ziyade hayatı hakkında dahi tatmin edici bilgi yetersizliği girdabında.
 
Bunun dışında kalanlar ise fikir ve inanç olarak kendilerini Şeriati'nin düşüncelerine yakın hissettiklerini kabul edenlerdir. Ali Şeriati'nin fikirlerine yabancı kalmamak çabaları bu ekolün İslamcı tekellerince soğuk yaklaşımlar, yer yer acımasız eleştiri ve İslam dışı tenkitlere uğraması yadırganacak türdendir.
 
Sağlıklı (metodik) yaklaşımlarla Şeriati'nin fikirlerini anlamaya çalışmak, yorumlamak sonucuna katılmak/ katılmamak cesaretini gösterenler ise marjinal gurubu oluşturan entelektüellerdir.
 
Yaşadığı dönemde ''İran solu''nun onu kendisine yakın görmesi, solcu akımın sloganları ve kıstas olarak sunmak istedikleri olgular, Şeriati'ce yorumlardan alınmış olması ya da yakın anlam taşıdığından ötürü olabilirdi. Konu ile örneklendirme kadın ve mülkiyet hakkı değer ve sorunlarıdır. Şeriati'nin sol(marksist) düşünceye mensup değilse, yatkın olduğu iddiası hiçbir zaman delillerle ispatlanamadı.
 
Bilakis; O, Marks(marx)'ın ''Din afyondur'' sözünün arkasına gizlenerek batı dünyasına sunmak istediği şifreyi yakalamak ve onu deşifre etmekte gecikmedi.
 
Şeriati: Fiziksel olarak İslam devrimine ulaşamadı, ancak o hala devrimin içinde. Bugün yaşasaydı, devrim'den sonra oluşumu devam eden evrim'e katkılar sunacağı, özellikle (yapıcı) özeleştiri'lerini çekinmeden sunan bir karekter olarak yine hak ettiği yerde duracaktı.
 
Ebu-Zer'le şekillenen Ali Şeriati'nin ideallerindeki sosyal adalet ve ahlak öncüsü en kusursuz insan tipi bizce İmam Ali'dir. Bu iddiayı Safevi Şia'sı, Ali Şia'sı adlı eserinde yakalamak zor değil.
 
Adem'in varisi Huseyn'de ilginç çıkışları olsa da, o kendine has kişiliğiyle Zeynebi rol üstlenir. Mücadelede başarının ilk sırrı korkuyu alt etmeyi belirler. Direnişte herşeyden önce korku psikolojisini yenmeyi tercih eder.
 
Onun için ideal olan toplum ve devlet anlayışı ile devlet mekanizmasının nihayi sorumluluğunu üstlenen Erdemli kişinin, taşıması gereken kriterler nasıl olmalısı bize göre tam netleşmiş olmasa da, Velayet (Velayet-i Fakih) kavramı kendisine değerli anlamlar çağrıştırmıyor değildi!
 
Belki direnişin yüklediği ağır sorumluluk ve zaman yetmezliği, onun bu konularda daha derinlemesine düşünme ve düşüncelerini yansıtmasına elvermedi.
 
Her halukarda onun ideal devrim anlayışı, İslamın öngördüğü toplumsal değişimdir. Diğer anlamı ile Halk dervimi'dir ki; ancak bu anlayış ve hareketlilikte oluşmuş bir devrim Meşruiyetini ve devamlılığını koruyabilirdi. Bu cümleden; Kendisi olma yolundaki İslam dünyasının hareketliliği ve süreci aşamasındaki konumumuz, onu anlamayı gerekli kılar!
 
Onun, Mele, Mütref, İmamet, Velayet, Adl, Kıst, İnfak, Nifak, Bel'am, Karun, salih-amel sair kavramlar hakkındaki geniş ve derin siyasi anlamlar taşıyan terimlere getirdiği tanımlar, kendisinden önce bu kavramaların taşıdığı anlamların dıştanlığı manasına gelmez. Belki, aynı anlam paralelinde sadece anlamın hedef tespitindeki sapma ve bilgi kirliliğinin getirdiği anlam kaosunda, İslami terimleri yerine oturtmak istemiş olmasıdır. Günümüz modern dünyasında kimlerin bu anlam kapsamına alınması gerektiğinde yoğunlaşıtığını, kendi açıklamalarından anlamaktayız. Bu tür girişimleri pragmatist kişilik taşımadığının da göstergesiydi.
 
Mizan ve Demir'e olan tutkusu, gücün hürriyet ve eşitlik ilkelerinde ne denli yaptırımının olduğunu göstermekti. Aşınmamış bilgi kaynaklarının (Kur'an, Hadis, Tarih, Kültür sair) güncele dönüşmesini, dönüşebileceğinin imkanlar ölçüsünde olduğunu erken denecek yaşlarda anlamış, bununla birlikte doğru bilginin doğru güç ütereceğini ve insan denilen varlığın hizmetinde hayırlara dönüşeceğini fark etmişti.
 
Nitekim; kusursuz insan kategorisinde olmayan ve böyle bir iddia ile beklentiyi kesinlikle taşımayan Ali Şeriati'yi, olması gerektiği gibi tanımak, tanımlamak öylece sade hali ile yarınların anısında da yaşatabilmek, müslüman aydınlar kadar İslam dünyasının uyanış safhasından geciş yapmak isteyen gençliğin, elbette ilgi alanında olması, bize göre kültürel lüksten öte kaçınılmazdır.
 
Kendisine has devrimci kişiliği olan Ali Şeriati ile bir başka esintide buluşmak üzere demeden,''ÇÖL'', ''Yalnızlık sözleri'', ''Nereden başlamalı?'' Sair eserleri hakkındaki anekdotlarımızı buraya aktarmadan, bize göre.
 
Ali Şeriati:
Hubut'la; Aşkı
Hacc ile; Eylemi
Safevi Şia'sı, Ali Şia'sı ile; Toplumsal arınmayı
Öze dönüş'le; Kendisi olmayı
Fatıma ile; Melekuti Kadını
Dua ile; donanmayı
Dine karşı Din ile; Düşmanı
İnsanın dört zındanı ile; Tuzağı
Yarının tarihine bakışı ile; Umudu
Adem'in varisi Huseyn'le; Kıyamı
İbrahim ile Buluşma da; Tevhidi
Anlatıp Zeynebin rolünü üstlenerek yaşamaya, yaşatmaya çalıştı
.
4 YorumYorum yaz!Bağlantı

16.4.2008 - İnsanın Dört Zindanı

Kategori: Fikirler

 

İnsanı zorlayıcı dört güç vardır. İlk olarak, irade sahibi, bilinçli yaratıcı insan, ilk zorlayıcı gücün, doğa’nın baskısı altındadır, bu zorun tutsağıdır. Natüralizm, tabiat temeline özellikle yaslanmaktadır ve oldukça önemli bir gerçeklik payı vardır. İkinci zorlayıcı güç, tarihin baskısıdır. Tarih felsefesi buna, bu temele dayanmaktadır. Emerson’a “ Tarih nedir?” diye sorulunca, “Nedir tarih olmayan ki?” diye karşılık vermiştir. Var olan her şey, tarihin ürünüdür. Tarih’i temel belirleyici sayan görüşe göre benim niteliğimin yaratıcısı, benim tarihimdir. Tarihim benim elimde olmadığına göre ben de kendi elimde değilim. Üçüncüsü Sosyolojizm’dir. Toplumu temel ve asıl belirleyici kabul eden, bireyi yadsıyan, toplumun bireyi oluşturduğunu ileri süren görüştür.
Aslında ben ne Naturalizm’i, ne Sosyolojizm’i, ne de Historizm’i tümüyle yadsıyorum; üçünü de kabul ediyorum. Ancak benim kabul edişim şu anlamdadır: İnsan-ki asıl onu anlatmak istiyorum-, bu varlık seçebilir, seçme yeteneği ve imkanı vardır. Bu varlık kendi gelişim ve olgunlaşma süreci içinde gerçekten de bir açıdan ve bir bakıma doğal ve maddi bir oluşum, bir görüngü, bir bakıma Tarih’in biçimlediği bir görüngü, bir bakıma çevre ve toplumun biçimlediği bir görüngüdür. Bir boy (aşiret) düzeni içinde, boy düzeni yaşama biçimi bireylerin üzerinde ruhsal ve düşünsel özellikler meydana getirebilir, boy düzeninde yaşayan bu yaşama biçimini seçmiş değildir, hiç kimse bunu seçmemiştir, özel bir toplum ve üretim düzeni onları ister istemez çadırda oturan göçebilir durumunda kılmıştır, üretim düzenleri bunu gerektirmiştir. Tabii şartlar da bir başka topluluğun avcılığa koyulmalarına, avcı olmalarına, ormanda yaşamalarına yol açmıştır. Ya da yine bu şartlar bazı boyların başka özellikler kazanmalarını, sonunda tarım aşamasına girmelerini, bu aşamada da yerleşik düzene geçmelerini, köy ve kentlere yerleşince de artık değişmesini sağlamıştır. Bu değişim seçimle olmuş değildir. Üretim düzeni biçiminin bireye etkisinden dolayıdır. Yani ‘beşer’ gerçekten de Doğa’nın onu oluşturduğu gibi, gerçekten de Tarih’in onu biçimlemekte olduğu olur. Halı desenleri çizmekle uğraşan ve çok büyük bir sanatkâr olan Tarhan sanatkarlarından birisi anlatıyordu:
Cezaevinde mahkûmlara halı dokumacılığı öğretmeye çağrıldım. (Bu olaya iyi dikkat ediniz, insan üzerindeki dış etkenlerin ne denli etkili olduklarını ve insanın ne denli eğitime yatkın olduğunu gösteriyor.) Ben şunu ileri sürdüm: Bir kimseye gerçekten zarif ve sanatkârca halı dokumasını öğrettiğim ve o iyi bir sanatkâr olabildiği takdirde, onun bağışlanmasını, affını isteyeceğim, siz de kabul edeceksiniz! Şartımı kabul ettiler. Kendilerine öğreticilik ettiğim kişiler çoğunlukla ağır suçlar işlemiş olanlardı ve ‘kötülük’, katı yüreklilik gözlerinden belliydi. İşte bu kimselere halı dokumasını öğretmeye başladık. Halı dokumasında gözlerin ve parmak uçlarının dikkat etmesi gereken zevk inceliği, renkleri iyi tanıma ve ayırma ve birbirleriyle uyuşturma için gerekli ince zevk ve duygu, halının zarif ve sanatkârca nakışlarındaki güzellik, bütün bunları tanımaya başlıyor ve sonra dokuyorlar, yaratıcılıklarını tadıyorlardı. Bütün bunlar ruhu o derece inceltiyor ve duygu veriyordu ki, belki kan dökmekten ve öldürmekten zevk alan adam, sanatla uğraştıktan bir süre sonra ruhsal bir güzellik kazanıyor, öyle ki kimi zaman bir arada oturup ben şiir, örneğin irfanî şiirler okumaya başladığımda, aynı adamın gözyaşları yavaşça süzülmeye başlıyordu.

O kadar katı ve sert bir ruh bu kadar yumuşak ve latif olabiliyor. Demek ki dış etkenler bu katılığı ona vermiş, o da mensup olduğu toplumsal çevre düzeni farklı olduğundan böyle olmuştur. Şimdi çevresi değişince, yeni çevresi onda bu letafeti ortaya çıkarmış oldu. Ne bu letafet dolayısıyla onu aşırı övmemiz, ne de o katılık dolayısıyla suçlamamız gerekir. Bu Sosyolojizm’dir ve bir ölçüde doğrudur da!
Fakat benim söylemek istediğim şudur: Sosyolojizm’i, Materyalizm’i, Naturalizm’i veya tarihselcilik akımı ( Historizm ) bütünü ile yadsımak ve onların temel etken olarak ileri sürdüğü şeylerin hiçbir etkisi olmadığını ileri sürmek istemiyorum. Aksine bu etkileri kanıtlamak ve doğrulamak istiyorum. Fakat sözüm şudur ki insan, oluşum (werden şoden) süreci içinde, bu zorlayıcı güçlerin baskısından kurtulur, kurtulabilir.
Dördüncü zindan, zindanların en kötüsüdür, insan bu zindanda tutsakların en acizi durumundadır. Bu zindan, ‘Kendim’dir. Şaşılacak şeydir ki tarihin akışı boyunca insan önce anılan üç zindandan kurtuluşunu daha ileri ölçüde saylayabilmiş olmasına, bugün bu üç zorlayıcı gücün baskısından her çağdakinden daha fazla kurtulmuş bulunmasına, bu üç zorlayıcıya her zamankinden fazla egemen olmasına karşın, dördüncü zorlayıcı güç, yani ‘kendi’si, kendi zindanı karşısında da her dönemden daha çok, hatta teknoloji’ye sahip bulunmadığı, doğal bilimleri bulunduğu, Toplumbilim ve Tarih Felsefesini kavramamış bulunduğu dönemden daha çok çaresiz, acizdir. Çağdaş insanın bu dördüncü zorba gücün tutsağı durumunda kalışı, ilk, ikinci ve üçüncü zindandan kurtuluşunu da yararsız ve anlamsız kılmaktadır. Çağımızda Doğa, Tarih ve Toplum zindanından kurtulan insan anlamsızlık ve boşluk duygusunun bunalımına düşmektedir. Niçin? Çünkü özgür değil, dördüncü zindanın tutsağıdır. Önceki üç zindandan kurtulması ile mutsuzluğu da başlamaktadır. Bir yazarın dediği gibi, bir zorlayıcı gücün sınırları içinde uykuya dalan insan için ‘ne yapayım bilmiyorum!’ bunalımı, eziyet ve zahmeti yoktur. Çünkü bir girişimde bulunmaz. Gelgelelim çağdaş insan ‘ne yapacağı’ konusu her zamankinden fazla güç sahibidir. Ne var ki ‘ne yapması gerektiği’ni de her zamankinden az bilmektedir. Bu üç zindandan kurtulmuş olması gereken, doğaya egemen veya kendi toplumuna egemen olan insan kendi zindanı içinde çaresi ve tutsaktır. Niçin öz zindanından çıkamıyor peki? Bu zindandan kurtulmak zordur çünkü. Zordur, çünkü üç önceki zindanın benim varlığımı çevreleyen dört duvarı vardı ve ben orda tutsaktım. Tutsak olduğumun bilincinde idim. Yerçekimi gücünde idim, hatta göçebe olduğum dönemlerde bile bu bilincim vardı. Irmak kenarında olduğunu, şu halde ister istemez balıkçılıkla geçinmem gerektiğini, yöremde yalnızca orman bulunduğunu, şu halde yazgımın avcılık olduğunu biliyordum. Bu zorlayıcı güçleri geçmişte duyumsuyordum. Ne var ki bu dördüncü zindanın duvarları çevremi kuşatmıyor. Bu zindanı kendimle birlikte taşıyorum. Bu sebeple, bu zindanın bilincine varmak ve onu tanımak, bütün diğerlerinden de güçtür. Zindanla tutsağı birleştirmektedir. Hastalık ve hasta birleşmektedir. Bu sebeple bu hastalıktan sağalmak çetindir.
Başka bir güçlük de şuradadır: İnsan bilim ile, Doğa’nın zindanından, Tarihin zindanından, toplumsal kurallara egemen Düzenin zindanından kurtulabilir. Fakat yazık ki, kendi zindanından bilim ile kurtulamaz. Çünkü bilginin kendisi de tutsaktır. Bu bilimin kendisi, bir tutsağın bilimidir. ‘Kendi’m dendiğinde, bunun kendisinde gömülü bulunan özgür ben olduğunu algılayamamaktadır. Özgür bir ben olarak değil, salt ve genel anlamı ile bir insan, bir kendi olarak ancak algılayabilmektedir. Doğa, Toplum ve Tarih zindanından boşanması gerekmekte ve boşanmaktadır, gelgelelim sonra anlamsızlık ve boşluk içine duşmektedir. Burada bir formül sunmak istiyorum: Bu alanda bir yasa var ki Adem’in yaratılışı’nın başlangıcından bugüne değin doğrudur ve geçerlidir. İnsan, maddi yaşayışında bu yolu boylar, fakat unutmayalım: Ancak maddi yaşamı için bu yasa geçerlidir. İnsan’ın önce ihtiyacı, gereksinimi vardır. Sonra bolluğa, refaha erişir. Daha sonra boşluk ve anlamsızlık duygusuna kapılır. Bundan da başkaldırmaya geçer. Sonunda perhizkâr ve içe dönük bir dönem gelir. Egzistansiyalizm (varoluşçuluk) ve hippilik akımı (ABD’de türeyen ve diğer ülkelere yayılan gençlik akımı mensubu. Simgesi, çiçektir.) Bu yasaya uygun olarak belirmiştir. Bizim eski ağalar ve soylularımızın Tasavvufa düşmeleri, Hind ve Çin ağa ve soylularının gizemci (mistik) bir ‘nirvana’ (hırslarını, tutkularını yok edebilen, kendini yenebilen kişinin varabileceği üst manevi basamak.) anlayışı içinde maddi yaşamı yadsımaları da bu yasaya dayanır. Bugünün burjuvazi düzeninde yeni neslin tüketimi ve maddi yaşayışı hippice yadsımaları da bu yasaya göredir ve bundan başka da olamaz.
İnsan, onlara erişemediği sürece günlük maddi istek ve özlemlerine değer verir, erişince de boşluk ve anlamsızlığa düşer. İnsanın ülküsü, özlemi, öylesine yüce olmalıdır ki, bir noktaya bağlı kalmasın. Yoksa bu ülkü, duruş ile, durak sonuçlanır ve duruş da anlamsızlık ve boşluk bunalımına iletir. Doğaldır ki, kendi zoru içinde tutsak olan insan Doğa’ya egemen olsa bile yine de silahlı bir acizdir.
Jean Isole diyor ki:
Bir yazar, baştan aşağı silaha, tepeden tırnağa altına garkolmuş, fakat içindeki dermansız bir dert dolayısıyla acı çeken bir şehzadeyi öyküsünün kahramanı olarak anlatıyordu. O, bugünkü Fransa’nın bu şehzadeye benzediğini söyler. Sadece bugünkü Fransa değil, çağdaş insan her zamankinden daha çaresiz fakat silah kuşanıp altınlara garkolmuş şehzadedir.

Holllanda’da Rotterdam’da kentin büyük meydanının ortasında çok ilgi çekici bir heykel vardır. Heykel taştandır, ancak bütün eklemleri birbirinden ayrılmıştır. Mesela boyun azıcık yana eğri, dirseği kolunun yanına doğru, diz ve bilekleri de böyle! Öyle ki Meydan’ın ortasında duran bu heykele uzaktan baktığınızda, hafif bir yer eserse bu heykel yıkılıp-dökülür diye içiniz oynar. Oysa heykel taştan yontulmuştur. Heykeltraş, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonraki insanı simgelemek istemiştir. Fakat, bu heykel çağdaş insanın simgesidir. Her zamankinden daha güçlü, kaya gibi, fakat her zamankinden çok mahvolacağı tasası içinde. Bu niçin böyledir? Çünkü üç zindandan kurtuluş onu şimdiye değin sahip olmadığı büyük bir güç vermiş, ancak yine aynı adam, buradan Merih’in bombalama gücünde olduğu, buradan karmaşık bir makineye Ayküresine veya uçsuz-bucaksız uzaya yöneltip gidebilir durumda büyük bir bilgin olduğu halde, başka bir yerde aylığına 10 riyal zam yapılıncı oraya gidecek ve buraya karşı çıkılacak ölçüde zayıf olabilecektir. Köleliğin Afrika’nın bazı yörelerinde henüz var olduğunu işitirdim. Çok geri kalmış ve bozulmuş yarı vahşi bazı Afrika kabileleri bulundukları bölgeden alıp başka bir yörede sattıklarını duyardım. Fakat kendi gözlerimle gördüğüm kölelik Batı’nın kendisinde Cambridge’in merkezinde (Oxford ile birlikte İngiltere’nin en önemli üniversite kenti) Sorbonne’un merkezinde (Paris Üniversitesi merkezi) idi. Kaçak pazarlarda vahşi kabile mensuplarının değil, en üstün insan beyinlerinin pazara çıkarıldığını gördüm. Artırma masasına çekiç vuruluyordu: -Sen ne veriyorsun!- O ne veriyor! Deniyordu. Kara Çin’inden, Sovyetler’den Kuzey Amerika’dan, Avrupa’dan önemli firmaların büyük sermayedarları geldiler.
-Beyefendi, bu filan sınıfta ikinci olan öğrencidir. Ne verirsin buna?
-Biz mi beyefendi? 15.000 riyal veririz.
Oradan bir diğeri atılır:
-Biz üstelik bir de otomobil veririz.
Üçüncüsü:
-Ben bir de şoför veririm.
Söz konusu olan kişi de, bir o patrona bakar, bir bu patrona bakar, kararsızdır, kimi seçse ki? Sonunda en çok veren birini seçer. Niçin? Çünkü tutsak, esir bir insandır. Kabul etmesi ricaları ile çağrılan ve yüzin dinar verilmek istenen bu kimse, işte toplumu Doğa zindanından kurtarabilecek insandır, yahut insanı Toplum zindanından çıkarabilecek bir ideolog veya toplumbilimcidir, ya da insanı Tarih zindanından çıkarabilecek feylosofun ta kendisidir.
Gelgelelim, kendi kendinin ne ölçüde zebunu olduğunu görüyoruz. Bu yüzden de köle durumuna gelmiştir. Bir köle insanlığı özgür kılamaz. Kendisi de üç önceki zindandan kurtulmuş olsa bile özgür değildir. İşin çetin yanı şuradadır ki bu dördüncü zindan insanın kendi boyutları arasında, insanın bir parçası gibidir. Bilgin insan, kendi dışında olan zindanlardan kurtulsa bile, kendine karşı başkaldırıp özgür olamaz.
...
Kolayca ele geçirilemeyen bu korkunç dördüncü zindandan, insan, aşk gücü ile kurtulabilir. Aşk, akıl ve mantığın ötesinde, bizi kendimize başkaldırmaya ve kendimizi (nefs-i emmare) yadsımaya çağırır. Gereğinde bir ülkü veya başkası uğruna fedakarlık etmeye çağırır. Bu, insan olma sürecinin en üst aşamasıdır.

Sözlerimin özü:O özgür kılıcı, yaratıcı, bilinçli insan; Doğa, Tarih ve Toplum düzeni zindanlarından bilim ile kurtulur. Dördüncü zindandan ise din ile kurtulur, aşk ile kurtulur. Radhakrishnan’ın (18888-1975 Hind feylosofu) dediği gibi: ‘Biz insanlar, insan olma ödev ve sorumluluğu ile, bir işbirliği andına çağrılıyız. Nasıl bir ahd ve and? Öyle bir and ki, bu and ile insan, Tanrı ve aşk, başka bir yaratış ve başka bir insan için koyulurlar. Budur insanın sorumluluğu’

2 YorumYorum yaz!Bağlantı

<- Son Sayfa • Sonraki Sayfa ->
<

Hakkımda

Merhum Ali Şeriati'nin hiç bir yere sığmayan hayat hikayesi ve o aydının sorumluluğu içinde olanlar...Yeryüzü mustazaflarının Rabbi olan Allah'ı anma.Afyonlanmış saltanatın dine Karşı Muhammedi dinin temelleri

Kategoriler

Arkadaşlarım