ALİ ŞERİATİ VE MUSTAZAFLARIN RABBİ

25.12.2007 - Hayal Edin

Kategori: Duygu

Imagine

Imagine there's no heaven
It's easy if you try
No hell below us
Above us only sky
Imagine all the people
Living for today...
Imagine there's no countries
It isn't hard to do
Nothing to kill or die for
And no religion too
Imagine all the people
Living life in peace...

You may say I'm a dreamer
But I'm not the only one
I hope someday you'll join us
And the world will be as one

Imagine no possessions
I wonder if you can
No need for greed or hunger
A brotherhood of man
Imagine all the people
Sharing all the world...

You may say I'm a dreamer
But I'm not the only one
I hope someday you'll join us
And the world will live as one

Imagínate

Imagina que no existe el Cielo
es fácil si lo intentas
sin el Infierno debajo nuestro
arriba nuestro, solo el cielo
Imagina a toda la gente
viviendo el hoy...
Imagina que no hay países
no es difícil de hacer
nadie por quien matar o morir
ni tampoco religión
imagina a toda la gente
viviendo la vida en paz...

Puedes decir que soy un soñador
pero no soy el único
espero que algún día te unas a nosotros
y el mundo vivirá como uno

Imagina que no hay posesiones
quisiera saber si puedes
sin necesidad de gula o hambre
una hermandad de hombres
imagínate a toda la gente
compartiendo el mundo

Puedes decir que soy un soñador
pero no soy el único
espero que algún día te unas a nosotros
y el mundo vivirá como uno

 

 

Hayal Edin
Cennetin olmadığını hayal et
Denersen eğer, bu kolay
Altımızda cehennem yok
Üstümüzdeyse sadece gökyüzü var
Hayal et bütün insanların
Bugün için yaşadığını...
Hiç ülke olmadığını hayal et
Bunu yapmak zor değil
Uğruna ölecek, Öldürecek bir şey yok
Ve inanç ta yok
Hayal et bütün insanların
Barış içinde hayatı yaşadığını.

Bir şeye sahip olmadığını hayal et
Yapabilir misin merak ediyorum?
Hırsa ve açgözlülüğe gerek yok
İnsanların kardeşliğini
Hayal et, bütün insanların
Tüm dünyayı paylaştığını.

Bana hayalci olduğumu söyleyebilirsin
Ama bu dünyada tek hayalci ben değilim
Umarım bir gün sen de bize katılırsın
Ve dünya tek vücut olarak yaşar


ÇEVİRİ : CAN AKIN

yok YorumYorum yaz!Bağlantı

11.12.2007 - İnsan Olmak Zor

Kategori: Duygu

İnsan olmak bu dünyada,

Öldürürlerken komşunun çocuklarını, kadınlarını

İçine kor alevler düşerek susmaktan,

Irzına geçilirken minicik bebeklerin

Hani yaş fışkırır ansızın gözlerinden,

İşte o kadar zordur.

 

Müslüman olmak bu dünyada,

Kerem’in deldiği dağları sırtında taşımaktan,

Susuzluktan kavrulurken peygamber torunları

Fırat’ın kahpeye kan kusmasından,

‘Ben niye öldürüldüm’ derken kız çocuğu,

Utançla cevap verememekten daha zordur.

 

Müslüman kadın olmak bu dünyada,

İçi kabararak dehşet saçan yer sarsıntısından,

Şakağına dayanmış buz gibi namlunun soğukluğundan,

Aylardır açlıktan kıvranırken kırışmış bedeninle,

Dostların diyete girerken aşırı semirmekten

Bir kuru ekmek bulamamaktan daha zordur.

 

Sorumlu olmak bu dünyada,

Evladının mezarını tırnaklarıyla kazarken anne,

İnna lillahi ve inna ileyhi raciun diyememekten,

Prangalar vurulurken dillerimize

Uzatıp ellerimizi,

Dikenli güllere sarılmaktan daha zordur.

 

Onurlu olmak bu dünyada,

‘Ben nasıl doğurabilirim’ diye soran Meryem’in,

Aşağılamalara boğun eğmesinden,

‘Rabbim bir Allah’ dediği için Asiye

Göğüslerinden çivilenirken çarmıha

Kızgın güneşte acıya inat gülümserken Cebrail’e

Yusuf diye diye ağlarken Yakup,

O kanlı gömleği koklamaktan daha zordur.

 

Özgür olmak bu dünyada,

Ayın koynunda yatıp, güneşe sarılmaktan,

Gezinirken Filistin yollarında,

Ansızın toprağı koklamaktan,

Bir değil, binlerce Fidanı devirirlerken yerlere,

Kalbine saplanan ihanetin ucunu

Çekiştirirken kanlı ellerinle,

Çiğnenirken Mescid-i Aksa haince ayaklar altında

Başını dik tutup bakamamaktan daha zordur.

 

Cesur olmak, yürekli olmak bu dünyada,

Sinek olup Nemrut’un beyninde gezinmekten

İbrahimce ateşle dans etmekten,

Ebuzer olup yurdundan sürülmekten,

Allah için vazgeçemezken canından,

Ecel geldiğinde süzerken Azrail seni,

Sökülürken kalbin yerinden,

Boncuk boncuk terlemekten daha zordur.

 

Masum kalmak bu dünyada,

Kanla sulanmış topraklarda, dağlarda,

İnatla kan kırmızı kardelenler açsın istemek

Yıldızları kolye yapıp her gece

Yitik sevdaların boynuna asmak ıslak gözyaşlarıyla

Dik durmak, özgür olmak, insanca yaşamak

Bir parça kurumuş deriyi kaynatıp,

Ya sabır diyebilmekten daha zordur.

 

Çocuk olmak bu dünyada,

Yılda bir kez edindiğin yeni elbiseni,

Gözünü kırpmadan verirken kardeşine,

Bombalar altında kavuşmak için aşkına

Kızıl gelinciklere nispet giyinirken al gelinliği,

Şükür için koşarken caminin kucağına,

Susturulan ezanın çığlıklarıyla kavuşurken Rabbine,

Topluca gömerlerken bedenleri çukurda,

Erkekler ağlamaz diyerek içine atarken öfkeni,

Top, misket, bebekse hiç olmadı,

Silaha dost olmaktan daha zordur.

 

2 YorumYorum yaz!Bağlantı

30.11.2007 - Aşkın Vatanı

Kategori: Duygu
 

YERYÜZÜ BARIŞI için BULUŞMAYA hazırmısınız?

''Film For Peace'' Festival ekibi olarak BARIŞ BULUŞMASINA hazırız.!

SAVAŞ KARŞITI sinemacı ve duyarlı sanatçı dostlarımızın katılımları ile Emperyalizme ve Savaşa Karşı Küresel Film Festivali ''BARIŞ/SHALOOM/ŞALOOM/PEACE/AŞİTİ'' şiarıyla BARIŞ BULUŞMASINA DAVET EDİYORUZ SİZİ.!

 

Ey iNSAN;

Sevdiğiniz şeylere son bir kez bakın. Yapmaktan hoşlandığınız şeyleri bir kez daha yapın. Gözlerine son bir buse kondurun masum masum uyuyan sürmeli eşinizin. Küçük kardeşinizin nazlı buklelerini yanaklarında zıplatarak salına salına okula gidişini seyredin. Köprüden geçerken eşsiz pırlantalarla süslü kıvrımlı boğazımızı tarihi bir nefesle son bir kez içinize çekin. Bela bir kez daha geldi.Kaç kişi tanıyorsunuz? Hayatınızda kaç yüz gördünüz? Kaç kararlı bakış, duruş? Kaç ılımlı gülümseyiş, Kaç farklı sarış dünyayı, Yüz kişi mi, bin mi, on bin mi? Gerçekten büyük bir dünya. Şimdi o dünyayı yıkın. Tüm sevdiğiniz kalpler beton parçalarının altında. Irak'ta iki yüz bin insan öldü. Küçük masum yüzünde iki kara kuyu gibi açılan gözler. Kan kırmızı sıçramış korkulu bakışlarına. Bir çocuk büyüyor bugün Irak'ta. Küçük dünyasının kara deliklerinde, en kötü kabuslarında bile bilinçaltının kuramayacağı dehşetli bir gerçeğe uyanıyor her gün. Kardeşiyle oynamak için uzanan ellerine karşılık yok. Annesinin kucağında huzur bulamayacak tek bir an. Annesinin uzanacağı dizleri yok. Son bir umut arayamayacak babasının gözlerinde. Babasının artık gözleri yok. Bir çocuk büyüyor Irak'ta Ve öyle bir dünya tanımı aklında. Öyle bir dünya ki hak yok, hukuk yok, adalet yok. Ve öyle anlaşılıyor ki zaten hiçbir zaman olmamış. Öyle bir dünya ki, en zengini bile obez iştahıyla saldırıyor saflığa. Yastık altındaki kefenlikte bile ısırgan gözler Paranoyak kıtanın akılsız insanları, Medeniyetinizin geldiği nokta yine hırsızlık mı? O büyüyen çocukla büyüyen öfke, Formüllerine uzatacak ellerini güçlü bombaların, Bu tuhaf gezegeni babasının yanına uçurmak için Ona bir rüyada rastlarsam, Sihirli mavi gezegenden bahsedemeyeceğim. Bir düş vardı bir zamanlar diyemeyeceğim Hepimiz için, Gözlerine bakamayacağım. Belki sadece ürkek bir özür için kıpırdanacağım. Çünkü hiçbir şey yapamadık sen ve ailen için. 'Niye' diyecek. 'Sizin de mi elleriniz yoktu?' Şimdi övünecek hiçbir şey kalmadı. Ve hiçbir hakikati birbirimize duyduğumuz sevginin. Eğer gerçekten birimiz sevmiş olsaydı Kalbinden taşardı. Bir damlası bile kurtarırdı masumiyeti..
Bugün bir günah işleyeceğim, Cehennemde buluşmak için, Şeytan yamağıylaOnu boynundan tutup savurmak için. İnsanlığın en eski medeniyetinin kuzgun kara bakışları İğne iğne oklar halinde saplansınlar her yerine. Sevdiğiniz şeylere son bir kez bakın, Her yerde hayaleti giden insanların, Torunlarımız karanlıkta, Dünya kendisini defalarca kez yok edebilecek bombalarla dolu.
Ey İnsan; yeryüzü barışı için şimdi ''BARIŞ'' zamanı.!
                     
 
Emperyalizme ve Savaşa Karşı Küresel Film Festivali
Film For Peace
2007
Tel: 0224 452 45 00 - 0555 305 1 222
Festival Açılışı Özel Tiyatro Gösterimi:
 
Aşkın Vatanı Yoktur [Tek perdelik Tiyatro Oyunu]
Eser: Nazım Hikmet Ran
Yönetmen: Özgür Başkaya [Özgür Tiyatro]
Tarih: 02.12.2007 Pazar, Saat: 20:00
Yer: Konak Kültür Evi [Bursa - Nilüfer]
2 YorumYorum yaz!Bağlantı

21.4.2007 - ÇÖL VE SUSUZ ÇÖL

Kategori: Duygu

Çöl! Çöl, yalnız benim ve bizim kamışlığımız değil,

ulusumuzun kamışlığıdır.Ruh, düşünüş , irfan, yazın, görüş, yaşam, yaratılış, yazgı ve alınyazımızın kamışlığıdır.Çöl!?Bu, bir coğrafya olarak belirtilen tarih!?

Umutsuzca sönük bir biçimde boyun eğen bu gizemli sonsuzluğun büyüklüğü

yerlere serilmiştir. Kurudur, susuzdur, gelişmemiş, böbürlenen yüksek bir doruğu yoktur, sevinç dolu mırıltıları olan bir ırmağı yoktur, bir pınarlı alanın sevgili şırıltıları, bir yeşil alan, bir gül,bir bülbül , bir güzel görünüm, bir otlak, bir yol, bir yolculuk,
            
bir konak bir amaç, bir ırmağın kendinden geçmiş akıntısı, bir denizin bekleyen kucağı, bir bulut, bir şimşeğin gülümseyişi, bir gök gürültüsü ağlayışının acısı?yoktur!
Durgun, yanmış, üzgün; korkunç düşsel yaratıklar, cinler, kötü ruhlar ve insan

yiyen kurtlar ülkesi! Düş , büyü ve masalın doğum yeri; yer, su değil ılgımdır.Sessiz, durgunluktan değil, korkudan; ortamı sımsıcak, acımasız?beyni başın içerisinde kaynatıyor.Işık saçan toprağı; korkusundan otlar bile ?yeşermiyor?, ?başını

toprağın altından kaldırmıyor??

Çöl! Tufanın sürekli kopup, sürekli dindiği, sürekli değişip içinde bir şeyin değişmediği yerdir. Deniz gibidir ancak: su, yağmur, inci, balık, mercan denizi değildir. Toprak, çakıl, toz, yılan, kertenkelecikler,

kertenkeleler? Denizidir. Daha çok sürüngenlere, yerde yalnız, başıboş bir kuşun yanı sıra ürkmüş, yuvasız kuşların uçuşuna rastlanmaktadır. Tagore ile papağanın öyküsü, Hindistan da değil Ermenistan da!



hubut

2 YorumYorum yaz!Bağlantı

22.2.2007 - Sevgili Babacığım,

Kategori: Duygu

Sevgili Babacığım,

Bu sensiz ilk bayram. Üzüntü ve ağlayış sesleriyle uyandım. Mezarlığı dolduran sessizliğin korkusuyla uyandım. Bayram sevinci ile uyanamadım, bayram tekrar gelsin diye geçirmedim. Şu anda seni çok özlüyorum babacığım. Mezarlıktaki Fatiha okuduktan sonra kardeşimle beraber annemin elini tutarken korkunç bir yalnızlık hissediyorum.

         Sabahın erken saatlerinde yeni bayramlıklarıyla oynayan çocukları görüyorum. Diğer çocuklar da yolda yürürken babalarının ellerinden tutuyorlar.

         Birbirlerine mutlu bayramlar diyen insanları görüyorum ve kendi kendime soruyorum: “Acaba bir gün bu bayram sevincini ben de yaşayabilir miydim?” Eskiden olduğu gibi bayramı sevinçle karşılayabilecek miydim? Kafamdaki buna benzer sorular kalbimi burkuyordu.

         Annemin eline sıkıca yapıştım. Annemin yüzüne baktığımda, onun sanki başka bir dünyada olan birisi gibi gördüm. Senin bizimle olduğun eski günleri andığına emindim.

         Ramazan bu yıl bir tuhaftı. Ne kutlama ışıkları evimizden yansıdı ne de rüzgâr penceremizdeki renksiz saydam perdeyi kımıldattı. Kutlu şarkıları, ilahileri duymadık. Sabırsızlıkla beklediğim sahurdan önce insanları uyandırmak için davuluyla sokakta dolaşan Maşariti(sahur davulcusu)artık beklemeye hevesim kalmamıştı. Bu ay solan renklerin ayıydı. Bu yıl, bana hep hatırlattığın ergenlik çağına girmiştim. Bunun yükümlüğünü omuzlamam gerekirdi. Hicab takmaya başladım. Dini vazifelerimi yapıyordum. Oysa bu yaşa gelmeyi ne kadar beklemiştim. Oruç tutmanın farz olmasını ve annemin yasağına rağmen, seninle birlikte şafakta kalkabilmeyi. Sen ki beni sabahları okula geç kalmamam için tekrar yatağıma gönderirdin, ben istemeye istemeye yatağıma dönerdim.

         Maşaratinin gelmesini beklemek için pencerenin kenarında dikilip dururdum o da bağırırdı: “Sahura kalkın, ramazan sizi ziyaret ediyor.” Bir taraftan da uyuyanları uyandırmak için davuluna vururdu.

         Gün batımında kitaplarımın arsasından annemin sofrayı hazırlayışını izler, ne zaman yardım etmeyi istesem “sen dersinle ilgilen”, derdi.

         Baba artık yokluğuna alışmıştık. Senin cihad görevini pek çok günü ve geceyi dışarıda geçirmeni gerektiriyordu. Ama ramazanda hep bizimleydin, biz senin hasretini ramazanda çekmiyorduk. Geceyi dışarıda geçirmek zorunda kaldığında bile iftar vakti elinde bir kutu şeker tutarak bizi şaşırtırdın. Sadece bir saatim var gitmek zorundayım derdin. Gece yarısı geldiğinde sahur yemeği için annemi uyandırmadığını söylerdin.

         Seni ne çok özledim derken yanağıma kondurduğun öpücüğün sıcağıyla uyanmaya çalışmıştım. Derslerin nasıl diye sorardın. Ben de uykulu gözlerle seni kucaklar iftiharla “iyi”, derdim.

         Şimdi maşaratiyi duymamak için başımı yorganın altına sokuyorum. İçinden annemin beni kaldırmamasını diliyorum. İkimiz de sessiz acımızı birbirimizden gizleyerek, sana ulaşmak için seyahat ettiğimiz o sessizliği bozmamak için, birbirimizle konuşmuyorduk bile. Ben annemin annem da benim acımı hissediyordu. Onun gözlerinde donmuş gözyaşları beni öldürüyordu. O gözyaşları ki kardeşimi ve beni üzmemek için akmıyordu. Annem gözyaşlarını yastığının altına saklıyordu.

         Gün batarken sofra hazırlanmasında anneme yardım ederdim. Masaya oturduğumuz anda senin gelmeyeceğini ve kapının asla çalınmayacağını bile bile kapıya bakmaktan kendimi alıkoyamıyordum. Şimdi kapıda hiçbir şey yok. Birkaç yağmur damlasının sesi, kış rüzgârının uğultusunda başka bir şey yoktu.

         Ramazanda hep bizlere akrabalık bağlarının sürmesi için yakınları ziyaret söylerdin. Bizlere muhtaçları, yetimleri, kimsesizleri ziyaret etmeyi hatırlatırdın. Arkadaşlarınla cihad için toplandığın günleri ve bayram geceleri şehitlerin çocukları için hediye paketlediğini, onları ziyaret ettiğini, onların gönüllerini aldığını hatırlıyorum. Şimdi biz de senin yetimleriniz. Biz de senin arkadaşlarından senin anılarını öykülerini dinlemek için onları beklemeye başladık. Cihad ederken hayatını nasıl geçirdiğini, karanlık gecelerde ağır silahları yüzlerce metreye nasıl taşıdığını ve azıcık bir ekmek-katık ile orucunu açtığını dinlemek istiyoruz. Uzun bir cihad sonunda şehit olarak “Yaratana kavuşmak için” verdiğin her şeyi…

         Daha başka ne diyebilirim babacığım, kalbim bu acı veren işkence ile tutuştukça. Şimdi yol bitmek üzere, hayatımızın en güzel günlerini geçirdiğimiz evimizin çatısı görünüyor. Bir zamanlar hayatın, mutluluğun, sıcaklığın buhuruyla kaynayan evimiz; şimdi acılar vadisine bakan soğuk bir teras olan evimiz.

         Annem bana baktı ve dedi ki: Biraz dinlenelim sonra büyük babanı ziyarete gideriz. Küçük kardeşim sordu babam gelemeyecek mi? O bayram günü de mi cennette kalacak. Her yıl yaptığı gibi bana bayramlık elbise almayacak mı? Beni bayram panayırına götürmeyecek mi? Kardeşimin gönlünü almak ve susturmak için yanıma çektim. Annemin gözyaşları annemin gözlerinden dökülüyordu. Annem yaşlı gözleri ile şöyle diyordu: “Bizi ziyarete gelecek tatlım elbette gelecek. Seni götürecek.”

         Bu ne tür bayram babacığım, ayrılık acısından başka bir şey hissedemiyorum. Bu nasıl bayram babacığım, beni kucaklamanın ve öpüşünün sıcaklığından başka bir şey hissedemiyorum. Mezarının fayansının solgunluğundan ve gözyaşlarımın ayrılık tozunu sildiği o andan, başka bir şey hissedemiyorum. Bu nasıl bayram, annemi güldüremiyorum? Senin yokluğunu kardeşime açıklayamıyorum.

         Bu bayram çok garip. Bizim bayramımız acıklı. Senin gidişinden sonra bayramın bütün sevinci kayboldu. Zaten öksüzlüğün ve yalnızlığın derin duygusundan başka bütün duygularımı kaybettim. Bizi bırakıp gideceğini asla düşünemezdim. Arzularımız ve yazdıklarımızın dışında hayatında bir sonu olduğunu düşünmemiştim.

         Affet beni babacığım kalbim bu kadar isyankâr olduğu için; ama “İslami Direnişin” mübarek olduğunu bilmek bana yetiyor. Senin şehadet kanına sahip olmaları bana yetiyor.            

bu yazı www.wa3ad.org adlı sitede bulunan ingilizce metinden çevrilmiştir.

4 YorumYorum yaz!Bağlantı

28.1.2007 - Aşura

Kategori: Duygu

Aşura

           

“Hatırla ki Rabbin meleklere: Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım, dedi. Onlar: Bizler hamd ile Seni tesbih ve seni takdis edip dururken, yeryüzünde fesat çıkaracak, orada kan dökecek insanı mı halife kılıyorsun? dediler. Allah da onlara: Sizin bilemeyeceğinizi, herhalde ben bilirim, dedi.” (Bakara 30)


Aşura: Muharremin onuncu günü. Ehli Beyt’in Hz. Hüseyin ile birlikte şehit edildiği gün. 72 kişilik dert ortağı ile birlikte bir ailenin uğradığı toplu katliam… Hem de nasıl bir aile? Düşmanlarına karşı yaptığı son konuşmada: “Ben Peygamber’in kızının oğlu değil miyim? Benim dedem Hz. Muhammed (sav), annem Fatıma Zehra, babam da Ali değil midir? Hatırlamaz mısınız?” diye soran Cennetin Genç Efendisi künyesini bizzat Sevgili Efendimiz’den (sav) almış bir yiğit; Hz. Hüseyin’in reisliğini yaptığı aile… Ehli Beyt’in şehadet günü…


Rahmetli Asım Köksal, Hz. Hüseyin’in Kerbela’daki yarelerini “dert ortağı” şeklinde yazmış. Şairlerin Piri Fuzuli ise, Kerbela’daki şehitlerden “fedai” olarak söz ediyor.
Şehitlik mertebesi, kulun Rabbine yakınlığı konusunda fena bulduğu, fenafillah denilen en yüksek mertebeyi işaret eder. Şehit, şahittir. Perdesiz ve aralıksız, yakından daha da yakın, hatta bizzat içinde anlamlarını haiz… Onlar, kendilerini Hak yoluna feda ettiler.


Kerbela günü, Hz. Hüseyin, kendisiyle beraber durmaya karar vermişlere hitaben, onları salıvermek, düşmanın azgınlığından azad etmek istedi, her birine tek tek yola çıkın, onların asıl istediği benim diyerek yol verdi… O zaman orada bulunan aşk ehli, “Senden sonra yaşamak bize hayat değildir, biz senin derdinle hemderdiz, senin derdine ortak olmak için bizi sabredenlerden bulacaksın” dediler ağlayarak… Bu sözleşme, aşk sözleşmesidir. Bu, aşkın yemini, aşkın ta kendisidir. Hüseyin’i bırakmadılar… Haddizatında bırakmadıkları Resulullah’tı, bırakmadıkları Allah’a verdikleri sözdü!


Akıllara durgunluk veren vaziyetti Kerbela’da yaşadıkları… Henüz Peygamber arkadaşları olan sahabelerin hayatta olduğu bir dönemde, başka bir kavimden ya da başka bir dinden veya farklı bir lisanı konuşan insanlar tarafından değil, bizzat kendi toplumlarından yetişmiş insanlardı onlara kılıç çekenler…


Son nefesinde Hz. Hüseyin’in söylediği gibi, “şu anda günlerden Cuma’dır ve namaz vaktidir, şu anda camilerin minberlerinde hutbe okuyan imamlar, benim dedeme selat ve selavat getirmektedir…” Akıllara durgunluk verecek bir gözü dönmüşlük!


Ne için?
Mal, mülk, mühür, yetki, siyaset, makam, mevki için…
Kanı dökülen kimdir?
Evlad-ı Resul.


Başı gövdesinden ayrılıp melunlara sunulan, kızlarının ellerine zincirler takılıp sokaklarda dolandırılan kimlerdir? Bir damla suyun çok görüldüğü, bebeklerin kundaklarında oklandığı, çadırları ateşe verilen, yanaklarından vurulan, Fırat kenarında suya hasret avuçlarından kanatılan, kesilip doğranan kimlerdir?


O anda, felek sersemledi, zaman dairesi şaşırarak sendeledi, göklerdekiler yerlere indi, sahralarda kurt ile kuş birbirine sarılıp ağlaştı, gökyüzü kederden çatlayacaktı… Kainat derin bir sızıyla büküldü… Toprak yüzünü yardı, titredi, Melekler bile ağladı…
Allahım bu nasıl işti?


“Eğer, Hz. Muhammed’in (sav) dini, benim kanım yere dökülmeden hayatını sürdüremeyecekse, ben şehadete hazırım” dedi Kerbela Şahı Hüseyin…
“Onursuz bir hayatı yaşamaktansa, şerefli bir ölümü tercih ederim” diye haykırdı. Ve kendisini Hak uğrunda feda etti…

                                         
Nasıl etmesindi ki?
O, Resulullah terbiyesiyle Vahiy Evi’nde büyütülmüş bir yiğitti. Ehli Beyt infak okulunun talebesi olarak yetiştirilmişti: İstemesi istenmeyen kişiler. Onlar, hep vermek üzere aldıkları nebevi terbiye gereği, hep ikram eden, bağışlayan, feda eden, veren ve sunanlar idi… Hattızatında o kadar çok vermişlerdi ki, Hasan ve Hüseyin’e geldiğinde sıra, can’dan feda etme hududuna dayanmışlardı… Onlar sadece infak eden, dağıtan, pay eden değildi artık Kerbela Gününde. Kerbela Gününde onlar, bizzat infak edilenlerdi, dağıtılan, pay edilen, ikram edilenlerdi…
Onların zalime baş eğmemeleri, hiçbir baskı gücünü kendilerine ilah etmemeleri, hiçbir tanrılık taslayıcının karşısında korkmadan sabırla Allah’ı anmaları, bize bir uyanış, bir diriliş hatırası olarak hediye ve vasiyet kılındı.


Kerbela, kıyamete kadar devam edecek bir Furkan Günü’dür. Furkan, farklar demek, ayrışmalar demek. Biz her anımızda bu seçim üzereyiz: Hak ve Batıl hakkında, Allah bizi, hak yanını tercih edenlerden eylesin…

                   


Kerbela Gününde, Allah’ın selat ve selamı Resul’ün ve ehli a’linin üzerine olsun… 

                                                                                                                                                                                         Sibel ERASLAN

3 YorumYorum yaz!Bağlantı

<- Sonraki Sayfa ->
<

Hakkımda

Merhum Ali Şeriati'nin hiç bir yere sığmayan hayat hikayesi ve o aydının sorumluluğu içinde olanlar...Yeryüzü mustazaflarının Rabbi olan Allah'ı anma.Afyonlanmış saltanatın dine Karşı Muhammedi dinin temelleri

Kategoriler

Arkadaşlarım

Blogcu Yardım