Şekilciliğin önünü alamıyoruz bir türlü. Bir tür herkesin de her şeye hakkı olduğuna inanma davamız bizi yerle yeksan etmede. Bizler koca bir inkırazı tecrübe ederken İslam ümmeti olarak, sizler ise her önüne gelenin eline kalem veriyorsunuz. “Bizlere de böyle yaptılar, biz de böyle körü körüne başladık bu işlere” diyebilirsiniz. Ancak sizler bugünün post-modern tecavüzünün muhatabı değildiniz. Hele ki sizlerin yazılarını hiç kimse de o kadar kolay yayınlamadı. Herkese yazar olma şansı vermek de ne demek oluyor azizlerim? Sizlerin kalemleri imanla yoğruldu, sizlerin kalemlerine ahlak hükmetti senelerce. Acaba sizin kalemi teslim ettiklerinizde aynı dirayet var mı? “Kalemleri çok iyi”. Ben bu yargınızı kabul etmiyorum. Kalem ahlak gibidir, yoğrularak doğar. Sizler nasıl en başta ahlakınızı yoğururken kaleminize de bir şekil verdiniz, onları da bu şekilde yetiştirin. Bu çocukları daha hiçbir dirayetleri yokken post-modern savaşın ortasına atmak, İslam’a vurulmuş koca bir darbedir. Allame Tabatabaî’nin şu öğüdünü unuttunuz mu: “ İnsan ömrünün yarısını bir ahlak hocası aramakla geçirse yeridir. Ahlakî eğitimsiz/nefis tezkiyesiz ilim hiçbir şeydir”. İşte sizlerin hatası burada sevgili dostlar. Senelerinizi bu işler ile geçirdiniz ancak bir dönüp baktınız mı bu gençlerin nefisleri ne kadar eğitilmiş. İki kitap okuduktan sonra her insan yazmaya koyulur. Kendini yazar hisseder. Cedel eder durmadan. Daha sonra iki-üç güzel kelam ve biter yazma aşkı. Şimdi sizler bu gençlerin böyle olabileceği gerçeğini ne çabuk unuttunuz? İyi yazar etmeyin insanları azizim, iyi kul olmalarına yardımcı olun. Kalemleri iyiyse, hep iyi olacaktır. Hele ki ahlakî tekâmüllerini gerçekleştirdikçe daha da kendilerini bulacaklardır bu gençler. Ancak bugün bunları yazar etmek onların nefisleriyle olan mücadelesinde şeytana yardımcı olmaktır. Kendilerini bir anda kaf dağında göreceklerdir bu insanlar. Ve hatta senelerini bu işlere vermiş sizin gibi üstatları da alttan alta beğenmeyecek ve hatta eleştireceklerdir. Ali Şeriatî örneğini hatırlayın. Büyük üstatlarımızı nasıl da acımasızca eleştiriyordu.
Şekilciliğin önünü alamıyoruz dedim ya azizlerim. Onu da şöyle izah edeyim sizlere. Bizim yani İslam’ın bir dünya görüşü vardır. Ve insan için iki yol belirlemiştir İslam. Sizler de pek âlâ bunların ne olduğunu biliyorsunuz. Hayır ve şerdir o iki yol. Ve hayır yani mümin olmanın büyük aşamaları ve basamakları vardır. Tam karşısındaki şer yani kâfir olmanın da. Yazmak ise öyle bir edimdir ki insanı bu iki yolun ikisine de sokabilir. Çünkü nefsi okşayıcı bir edimdir ve gençler için çok tehlikelidir. Gençlere neden yazıyorum sorusunun yanıtını verdirmeden onları yazar yaparsanız, onlar şekilciliğin kölesi olurlar. Nedir şekilcilik? İnsanlara yazdığını beğendirme sanatıdır. Bilirsiniz eski çağda ve ortaçağda Roma ve Fransa’da “rhétoriqueurs” yani “şekilciler” vardı. Bunların yegâne amacı güzel söz söyleyip karşısındakinin duygularını okşamaktı. Ancak yazmanın amacı bu olmamalıdır azizlerim. Sizler de iyi biliyorsunuz ki güzel yazma yalnızca yazma ediminin bir süsüdür. O süsü yapmak sözün değerini artırır ancak düşüncenin değil. Yavan yazılan yazılarda öyle düşünceler vardır ki güzel bir üslubu aratmaz bile. Şimdi sizler bu gençlere daha birinci günden yazarlık şansı verirseniz, bu gençlerin hali de böyle olacaktır. Ben kendi çevremde buna çok rastladım. Ve bana danışan arkadaşlara da yazılarını bir müddet kendilerine sunmalarını, tek okuyucularının kendileri olmalarını öğütledim. Bu konuda nefis çok acımasızdır sizler benden daha iyi biliyorsunuz. Ancak ahlakî/nefsanî tekâmülünü gerçekleştirmiş insanlar müstesna. Elbette onlar hayır kapsamında ele alınmalıdırlar. Yani sizin gibi üstatları ayrı tutarım çünkü sizler nefsinizi bir ölçüde de olsa yenmiş ve Allah’a yol almaya koyulmuşsunuz. İşte sizin gibi bu yola girip, bu yolda yürüme kararı almadan evvel, bir nebze de olsa nefislerine galebe çalmadan evvel bu gençleri yazar etmek kanımca İslamî görüşe aykırıdır ve İslam ümmetine kara çalmaktır. Unutmayın! Muhammed Arkoun, Abdulkerim Suruş, Necip Mahfuz örneklerini hatırlayın!
Yazmanın amacı Allah’a yol almaktır. Yazmak Orta Yolda Gitmek İsteyenler için gerçekten muazzam bir yol arkadaşıdır. Ancak daha nefisten haberdar bile olmayan bu gençlere sizlerin kalem ve kürsü hediye etmeniz gerçekten çok şaşırtıcı. Mektubumu burada noktalamadan evvel, Yüce Allah’tan sizleri bu yanlıştan tez elden döndürmesini diliyorum. Hamd önde de sonda da Yaratanların en güzeli olan Allah’adır.
(huseyinbehesti.com adresinden alınmıştır. Teşekkür ederiz) .
Doğu'nun bilgesi Ali Şeriati'yi Muhammed Can'ın değerlendirmesiyle onu dah iyi tanımak adına fikritakip.com teşekkür ederiz. ''Düşünce arayışı süreci yaşayan 'kişioğlu'nun bu süreçte kendisi olma arzusu ne de güzel bir duygudur.''
''Ebu-Zer'le başlayıp onu tanımaya tanımlamaya çalışmak… Bu süreçte zaman zaman birbiriyle çelişen fikri yaklaşımlar sunmuş, direnişinin felsefesini bütünsel elde edemeyen bir kişilik! Ali Şeriati'yi böyle tanımlamak doğru ve vicdani bir yaklaşım mı?
Ali Şeriati kimdi? Ne yapmak istedi?
Bu tür soruları sorma ihtiyacı kişisel bilmezlikten ötürüdür. Şeriati; kısa sayılan hayatına günümüzü de sığdırmayı başarmış bir fikir adamı olarak, bilgiyi kendisine silah edinerek mücadele sahnesine çıkmış milletinin ufkunu aydınlatmaya adanmış bir aydın. Yetinmeyip, bilginin nasıl ve hangi metodlarla eylemselleşmesi gerektiğini pratiğine yansıtan devrimci bir ruh olarak tanımlamak da mümkün mü? Mümkün, ancak bu tür cevaplar kısır döngüyü de bünyesinde taşıyan açılımlardandır.
Onun; ''Zer'',''Zor'', ''Tezvir'' üçlüsünün birliktelik ilişkisini, Kur'ani eksende değerlendirmeleri ve bu üçlünün günümüzdeki duruşu ile topluma dayatmak istediği tanrılık algısı, İslam öğretilerince kınanmış değildi. Ne var ki; modern Batının kendisine has pragmatik söylemlerin arkasına gizlenen bu uğursuz üçlünün maskesini, sadece Doğu, özellikle İslam ve İslami öncü kişilerce deşifre edilebilirdi. Bunun içindir ki; Ebu-Zer, Ali Şeriati'ye göre bir sahabi olmaktan öte, başka anlamlar taşıyordu ve günün insanına mesajı vardı.
Onda gördüğümüz ve yakalamak istediğimiz düşüncenin eyleme dönüşü ve dönüşümün hangi alanda olması lazım geldiğidir. O, bir milletin yazgısının değişebilmesi için ilk hareket noktası olarak, milletin, birey(ben)'i hedef seçmesini ve buradan başlamasını iyi bilmişti. Bundan ötürüdür ki o, kendisine her zaman olmasa da, İlahi öncüleri ana eksen almıştı. Ve direnişini İran'da yoğunlaştırarak İslam dünyasına da mesaj ulaştırmak istemişti.
Modernizm ve medeniyet arasındaki anlam kaymasını ön planda tutmayı da başaran Şeriati'ye göre; Batı, İslam ümmetinin yaşattığı geleneksel (katkılı-edilgen) İslam'daki ısrarcılığı, bununla İslam dünyasını tüketim toplumu ve üretimsiz pazar sektörü yapmak istediğindendi.
Batı'nın medeniyet algısı ile Doğu'nun medeniyet ölçüsünde mihenk farkının bulunduğunu, Batı modernizmini medeniyet olarak tanıtmasındaki ısrarcılığı gerçekte sömürgecilikti. Gerçek medeniyet ise İnsani değerlerle yüklü olan Doğu kaynaklı idi. Batı için bunun bir anlam ifade etmediğini Doğuyu anlamak istemediğini ısrarla tekrarlamayı ihmal eteyen bir kişilik Şeriati. ''Batıllıların ısrarcı İslam'ı derken batının çıkar ve menfaatlerine destek olan, siyasallığını yitirmiş, saltanat ve kabile iktidarlarının yaslandığı koltuk değneği İslamdı!''
Yalnız İran halkına adanmış kişilik olmayan Şeriati, Cezayir kurtuluş mücadelesine desteği kendisine en iyi örnektir. Halkların derin uykudan uyanmasını ve uyanışın gerçekleşmesinde kendi tabiri ile ''Bizi rahatsız etmeye gelmişti''. Kalemle ''Hacc'' adlı eserinde net dille belirtmeye çalışmış. İslam dünyasının yeniden dirilişini, mahşer'i hareketlilik ekseninde beklemişti. O'nun bu özlemi hala gerçekleşmediği gibi yeterli anlaşılamadığı, mesajının net algılanmadığı ise alenidir.
Yaşamı boyunca özellikle ''Tevhid ve Şirk'', ''Adalet ve Zulüm'' kavramı ekseninde düşünceye yoğunlaşan Şeriati'nin, düşüncelerine bütünsel aşinalık gerçekten zor ve belli entelektüel birikim ile uzun ve yorucu çalışmayı ister.
Başta Batı medeniyeti olmak üzere, Doğu'ya ait diğer medeniyetlerin beslendiği kaynaklara olan aşinalık, ürettiği eserleri ile sözkonusu halklara sunmak istediği çözüm metodları, sahasında yetiştiğinin tartışmazlığını da göstermiştir.
İslam medeniyetini ise; kişioğlunun geçmişinde olduğu gibi geleceğinde de kıstas alınmasını ''Fıtrat'' gereği tartışmasız olarak kabul eder. Ancak yozlaşmamış, hurafe ile bulaşmamış, dış etkenlerden arınmamış, olasılıkta ise yeniden öze dönmüş arı halinin kıstasıdır. Bu arayış onu son anına dek terk etmez.
Şeriati, Batı'nın gurur, Doğu'nun ise korktuğu modernizm gizemine; adeta kendisine has ekol ve sosyolojiye olan güçlü aşinalığı ile yüzündeki perdeyi parçalayarak tılsımı bozmak istemiş, arzusundaki başarılık payı ona başarısının hazzını da tattırmıştı.
Şeriati'ye göre Tarih Felsefesinde ilham kaynağı Habil ve Kabil'dir. Ona göre hayatla özdeş olan bu savaş öyküsü, ’’tarih felsefesin’’i, Adem’in öyküsü ise ’’insan felsefesi’’ni oluşturur.
Fikirlerinin cesaretle yoruma açılması gerektiğine inandığımız ülkemizde ise geleneksel İslamcıların çoğunluğu Şeriati'nin fikirlerinden ziyade hayatı hakkında dahi tatmin edici bilgi yetersizliği girdabında.
Bunun dışında kalanlar ise fikir ve inanç olarak kendilerini Şeriati'nin düşüncelerine yakın hissettiklerini kabul edenlerdir. Ali Şeriati'nin fikirlerine yabancı kalmamak çabaları bu ekolün İslamcı tekellerince soğuk yaklaşımlar, yer yer acımasız eleştiri ve İslam dışı tenkitlere uğraması yadırganacak türdendir.
Sağlıklı (metodik) yaklaşımlarla Şeriati'nin fikirlerini anlamaya çalışmak, yorumlamak sonucuna katılmak/ katılmamak cesaretini gösterenler ise marjinal gurubu oluşturan entelektüellerdir.
Yaşadığı dönemde ''İran solu''nun onu kendisine yakın görmesi, solcu akımın sloganları ve kıstas olarak sunmak istedikleri olgular, Şeriati'ce yorumlardan alınmış olması ya da yakın anlam taşıdığından ötürü olabilirdi. Konu ile örneklendirme kadın ve mülkiyet hakkı değer ve sorunlarıdır. Şeriati'nin sol(marksist) düşünceye mensup değilse, yatkın olduğu iddiası hiçbir zaman delillerle ispatlanamadı.
Bilakis; O, Marks(marx)'ın ''Din afyondur'' sözünün arkasına gizlenerek batı dünyasına sunmak istediği şifreyi yakalamak ve onu deşifre etmekte gecikmedi.
Şeriati: Fiziksel olarak İslam devrimine ulaşamadı, ancak o hala devrimin içinde. Bugün yaşasaydı, devrim'den sonra oluşumu devam eden evrim'e katkılar sunacağı, özellikle (yapıcı) özeleştiri'lerini çekinmeden sunan bir karekter olarak yine hak ettiği yerde duracaktı.
Ebu-Zer'le şekillenen Ali Şeriati'nin ideallerindeki sosyal adalet ve ahlak öncüsü en kusursuz insan tipi bizce İmam Ali'dir. Bu iddiayı Safevi Şia'sı, Ali Şia'sı adlı eserinde yakalamak zor değil.
Adem'in varisi Huseyn'de ilginç çıkışları olsa da, o kendine has kişiliğiyle Zeynebi rol üstlenir. Mücadelede başarının ilk sırrı korkuyu alt etmeyi belirler. Direnişte herşeyden önce korku psikolojisini yenmeyi tercih eder.
Onun için ideal olan toplum ve devlet anlayışı ile devlet mekanizmasının nihayi sorumluluğunu üstlenen Erdemli kişinin, taşıması gereken kriterler nasıl olmalısı bize göre tam netleşmiş olmasa da, Velayet (Velayet-i Fakih) kavramı kendisine değerli anlamlar çağrıştırmıyor değildi!
Belki direnişin yüklediği ağır sorumluluk ve zaman yetmezliği, onun bu konularda daha derinlemesine düşünme ve düşüncelerini yansıtmasına elvermedi.
Her halukarda onun ideal devrim anlayışı, İslamın öngördüğü toplumsal değişimdir. Diğer anlamı ile Halk dervimi'dir ki; ancak bu anlayış ve hareketlilikte oluşmuş bir devrim Meşruiyetini ve devamlılığını koruyabilirdi. Bu cümleden; Kendisi olma yolundaki İslam dünyasının hareketliliği ve süreci aşamasındaki konumumuz, onu anlamayı gerekli kılar!
Onun, Mele, Mütref, İmamet, Velayet, Adl, Kıst, İnfak, Nifak, Bel'am, Karun, salih-amel sair kavramlar hakkındaki geniş ve derin siyasi anlamlar taşıyan terimlere getirdiği tanımlar, kendisinden önce bu kavramaların taşıdığı anlamların dıştanlığı manasına gelmez. Belki, aynı anlam paralelinde sadece anlamın hedef tespitindeki sapma ve bilgi kirliliğinin getirdiği anlam kaosunda, İslami terimleri yerine oturtmak istemiş olmasıdır. Günümüz modern dünyasında kimlerin bu anlam kapsamına alınması gerektiğinde yoğunlaşıtığını, kendi açıklamalarından anlamaktayız. Bu tür girişimleri pragmatist kişilik taşımadığının da göstergesiydi.
Mizan ve Demir'e olan tutkusu, gücün hürriyet ve eşitlik ilkelerinde ne denli yaptırımının olduğunu göstermekti. Aşınmamış bilgi kaynaklarının (Kur'an, Hadis, Tarih, Kültür sair) güncele dönüşmesini, dönüşebileceğinin imkanlar ölçüsünde olduğunu erken denecek yaşlarda anlamış, bununla birlikte doğru bilginin doğru güç ütereceğini ve insan denilen varlığın hizmetinde hayırlara dönüşeceğini fark etmişti.
Nitekim; kusursuz insan kategorisinde olmayan ve böyle bir iddia ile beklentiyi kesinlikle taşımayan Ali Şeriati'yi, olması gerektiği gibi tanımak, tanımlamak öylece sade hali ile yarınların anısında da yaşatabilmek, müslüman aydınlar kadar İslam dünyasının uyanış safhasından geciş yapmak isteyen gençliğin, elbette ilgi alanında olması, bize göre kültürel lüksten öte kaçınılmazdır.
Kendisine has devrimci kişiliği olan Ali Şeriati ile bir başka esintide buluşmak üzere demeden,''ÇÖL'', ''Yalnızlık sözleri'', ''Nereden başlamalı?'' Sair eserleri hakkındaki anekdotlarımızı buraya aktarmadan, bize göre.
Ali Şeriati: Hubut'la; Aşkı Hacc ile; Eylemi Safevi Şia'sı, Ali Şia'sı ile; Toplumsal arınmayı Öze dönüş'le; Kendisi olmayı Fatıma ile; Melekuti Kadını Dua ile; donanmayı Dine karşı Din ile; Düşmanı İnsanın dört zındanı ile; Tuzağı Yarının tarihine bakışı ile; Umudu Adem'in varisi Huseyn'le; Kıyamı İbrahim ile Buluşma da; Tevhidi Anlatıp Zeynebin rolünü üstlenerek yaşamaya, yaşatmaya çalıştı.
Yeryüzünün dört bucağında mazlum kanının oluk oluk aktığı bir zamanda Kerbela'yı hatırlamanın vaktidir: Ben Kerbela'yım, Ali'nin gözyaşıyım, etiyim, kanıyım, canıyım. Peygamber'in katında kim Ali'den daha değerli olabilir ki! Ben Ali'nin hüznüyüm, ben Hüseyin'im. Şehitlerin efendisi Hamza'yım ben.
Savaş alanına gönderilen Ali'nin kılıcıyım, Zülfikar'ım ben. Hangi söz benden daha keskin olabilir ki! Ben Zeynep'in gönül sırrıyım. Sakine'nin ruhuyum.
Cebrail'in kanadıyım, Muhammed'in yetimiyim. Beni O yetiştirmişti, kendisi de yetimdi, yetimlerin sığınağıydı. Ben onun eviyim, onun soyu, onun kanıyım, Kerbela'yım ben. Serden geçenlerin otağıyım, cesaret ve erdemin çadırıyım, bana gelin. Çok inanmışın yolunu kesmiş, kılıcına çok mazlum kanı bulaşmış biriydi Hürr. Düşman safından çekilip bana gelirken önce Eba Abdullah'la karşılaştı. Harem çadırının önünde bekliyordu. Ona selam vererek, 'ben günahkarım, yüzü karayım, yolunuzu kesen o suçlu kimseyim...' diyerek af diledi. Çocuklarım Hürr'ü görmüş, ürkmüşlerdi. Bağışlanmak için yalvarıyordu. Tövbe ediyor, dönüyordu. Bana, dönüşünün kabul edilip edilmediğini sordu. 'Neden olmasın' dedim, 'dönen, hiç işlememiş gibidir'. Dünyalar onun oldu, sevindi, gönlü şenlendi. 'Artık' dedi, 'kanımı sizinle, sizin yolunuzda akıtmam için bana izin verin. Bana fırsat verin, kılıcım size kastedenlerin kanını döksün.' Eba Abdullah, 'ey Hürr' diye seslendi, 'sen bizim konuğumuzsun, in atından, seni kabul edelim'.
Bir keresinde Muaviye'ye şöyle bir mektup yazmıştım: 'Seninle savaşmamam, görevimi hakkıyla yerine getirememe gibi bir kusurla karşı karşıya kalma kaygısındandır.' Herkes sanıyordu ki korkuyorum, zalimlerle savaşmanın gerekli olmadığına inanıyorum. Oysa Mekke'yi terk ederken bıraktığım yazılı notta şöyle demiştim: 'Bozgunculuk, azgınlık ve zulüm yapmak için Medine'den ayrılmamıştım ben. Dedemin ümmetini düzeltmek, babamın yolunu diriltmek için kıyam ediyorum.'
Zulme direnen kahramanlar nerede?
Müslim'in şehit olduğunu öğrendiğimde, 'acaba' dedim, 'adaletin yerle bir edildiğini görmüyor musunuz? Bütün bu bozgunculuğu ve onu yapanları görmüyor musunuz? Kimse zulme ve fesada karşı direnmiyor, görmüyor musunuz? Böylesi bir dünyada, müminlerin canını hiçe sayması gerekmiyor mu? Ben İmam Hüseyin'im, ödevim de budur, bu yüzden kıyam ediyorum. Dünyanın zulüm kılıcıyla doğrandığı bir zamanda ölümü sonsuz mutluluğun kapısı biliyorum. Zalimlerle ve zorbalarla birlikte yaşamaktansa ölmeyi seçiyorum.' Bin kişilik bir süvari birliğinin gözetiminde beni Kufe'ye götürürlerken, onlara şöyle dedim: 'Allah'ın ilkelerini değiştirmeye kalkışan, inanmışların ortak malını bir kişinin tasarrufuna veren, sınırları çiğneyip tersyüz eden, Müslümanların kanını değersiz gören zalim bir sultanın yaptıklarını görür de sessiz kalırsanız, yarın onun yerine siz ateşe atılırsınız. Bugün saltanat sürenler böyledirler. İlahi sınırları hiçe sayıp çiğniyorlar. Müslümanların beytü'l-malını yağmalıyorlar. O halde sessiz kalmayın, onlar gibi olmayın. Dedemin ilkelerini uygulamak öncelikle bana düşer.' Herkesi bir kan korkusu sarmıştı. Yüreği ateşteki tencereden daha kızgın olanların öfkesi üstün geldi. Şimr bunlardan biriydi, söz aldı, ayağa kalkıp şöyle dedi: 'Ey emir, o, kuşkusuz yanılıyor, Hüseyin artık senin avucundadır, şayet bu kargaşadan kurtulursa, seni asla yaşatmaz ve iş daha da zorlaşır. Görmüyor musun, onun ne kadar çok yandaşı, babasının ne kadar çok bağlısı ve izleyeni var, ne kadar çok seviliyor, yarın buraya akın edecek ve dünyayı başına yıkacaklar.' Ubeydullah'ın içinde uyuyan nefret ateşi harlandı, dalgınlıktan sıyrılır gibi toparlandı, kendine geldi ve, 'haklısın' dedi Şimr'e. Sa'd'ın oğluna hiddetlenerek, 'bu adam neredeyse aklımızı karıştırıp bizi yanıltacak ve gafilce avlanmamıza neden olacaktı.' Zaman yitirmeksizin bir mektup yazdı ona, 'seni oraya, bize öğüt veresin diye göndermedik, sen bir görevlisin, ne söyleniyorsa uyacak, ne emrediliyorsa yapacaksın. Sana neyi buyuruyorsam, sorgulamaksızın uygula, eğer buna uymayacaksan derhal görevini bırak ve kenara çekil.' Şimr, mektubu alıp, Tasua gününün ikindi vakti Kerbela'ya ulaştı. Hüseyin için en sıkıntılı gündü bu gün, kuşatma altındaydı. Şimr, Sa'd'ın oğlu Ömer'e mektubu verdi.
'Ben, Peygamber'in torunuyla savaşmayacağım, onun kanını dökmeyeceğim' diyeceğini sanıyordu, böylece boynunu vuracak ve yerine geçecekti. Umduğu gibi olmadı. Otuz bin kişilik ordu, Hüseyin'in çadırını çevreledi, taşkın bir sel gibi akmaya, kaynamaya başladı. Atların ve insanların çığlıkları karıştı, çölde yankılandı. Zeynep, çadırda, hasta olan Zeynelabidin'in başındaydı. Hemen dışarı fırladı. Düşman birlikleri çemberi daraltıyordu. Hüseyin'in çadırına koştu, 'kalk kardeşim kalk' dedi, 'olanları görmüyor musun? Bak neler oluyor?' Hüseyin, 'sakin ol' dedi, 'şimdi dedemle konuşuyorum. Bana, Hüseyin'im diyor, yakında bana geleceksin, cennette birlikte olacağız, ayrılık sona eriyor.' Zeynep çadırın perdesini araladı, gözü dönmüş düşmanın çığlıklarını dinledi, gökyüzüne baktı. Yıldızlar kayıyor, yanıp sönüyor, kızıl bir gökkuşağı beliriyordu. Hiçbir şey, Aşura gecesi kadar Zeynep'e zor gelmemişti. Çadırına döndü. Silahların hazırlanması gerekiyordu. Ebuzer'in azatlısı Cevn yan çadırda silah hazırlığı yapıyordu. Hüseyin, 'bu gece çadırlarınızı birbirine yaklaştırın' demişti. Zeynelabidin'in hasta yattığı, Zeynep'in başında iyileşmesini beklediği o gece, yan çadırda Hüseyin, Cevn'in yardımıyla kılıcını biliyor ve şöyle diyordu: 'Ey zaman! Ne kadar zalimsin! İnsandan dostlarını alırsın! Evet böylesin. Ama hiçbir şey senin elinde değildir. Biz, O'nun buyruğuna baş eğmişiz.' Zeynep hıçkırıklarını içine gömüyor, Zeynelabidin'le birlikte soluğunu tutmuş Hüseyin'i dinliyordu. Nihayet kendini tutamadı, yeğeniyle birlikte hıçkırıklarını bıraktı, 'n'olurdu böyle bir günü görmeseydim! Allah'ım, canımı alsaydın da böylesi bir acıya tanıklık etmeseydim!' diye yakararak Hüseyin'in çadırına gitti. Başını göğsüne yasladı.
Hüseyin, 'güzel kardeşim' diyordu, 'sakin ve sabırlı ol, şeytan şefkat ve merhametini senden gidermesin. Dedem Allah'ın habercisiydi, senden benden üstündü, babam, annem ve kardeşim benden öndeydi, değerliydi. Bak hepsi ahiret yurduna göçtü. Ben de onların yanına gidiyorum, gerçek yurduma kavuşuyorum.' Zeynep, 'canım kardeşim' dedi, 'doğru söylüyorsun, bizden öncekiler gitti. Dedem, babam, kardeşlerim dünyadan ayrıldı. Varlığıyla yüreğime huzur veren birkaç kişi vardı. Eğer seni de yitirirsem, bundan böyle, bu dünyanın ağırlığına nasıl dayanırım?' Hüseyin, hemen Abbas'ı çağırdı. 'Yanına birkaç kişi al, gidip bir yokla bakalım, bir haber var mı?' Abbas gitti ve onlara, 'kardeşim ne zaman çarpışacağımızı öğrenmek istiyor' dedi. Ömer, 'ona söyle' dedi, 'ya teslim olacak veya ölecek' Abbas döndü, sözünü iletti. Hüseyin, 'teslim olmayacağız' dedi, 'kanımızın son damlasına kadar savaşacağız. Şimdi git, onlara da hatırlat, bu, Hüseyin'in bir gece daha yaşamayı ganimet bilmesi demek değildir. Bu geceyi, Rabb'ime niyaz ve yakarışta bulunmak için geçirmek istiyorum.' Hüseyin, geceyi kulluk ve niyazla geçirdi. Gün ışırken dostlarına şöyle seslendi: 'Sizler benim göz aydınlığımsınız. Hepinizden memnunum ve size teşekkür borçluyum. Hiçbir kaygı ve korku yok içimde. Şunu iyi bilin, onların derdi benim. Eğer bana uyduysanız, hepinize izin veriyorum, özgürsünüz. En küçük bir gönül kırıklığı duymam, kendisi de rahat olsun.' Herkes, 'Senin yolunun kurbanıyız biz' diye seslendi. Kerbela günün ilk ışıklarıyla yıkanırken çarpışma başladı.
Onlar yanarken, ben nasıl serinlerim?
Kasım on üç yaşındaydı. Hasan'ın yadigarıydı. Boyuna uygun bir kılıç bulunamamıştı. Silahsız, sadece cesaretiyle sürmüştü atını. Başına aldığı bir kılıç darbesiyle attan düştü. Yuvarlandıktan sonra, kanlar ve acılar içinde, 'amca yardım et, amca beni bul, bana yetiş' diye inledi. Ömer'in askerlerinden gözü dönmüş onlarca kişi, boynunu vurmak için çevresinde toplanmıştı ki, Hüseyin'in avına doğru hareketlenen bir aslan gibi atını üzerlerine sürdüğünü gördüler. Tilkiler gibi kaçışmaya başladılar. Kasım'ın başını gövdesinden ayırmak için ilk yeltenen kişi, kendi atının ayakları altında parçalandı. Çevreyi öylesine bir toz duman kaplamıştı ki göz gözü görmüyordu. Kargaşa dindikten sonra, Hüseyin, başını dizine aldı Kasım'ın. Ağlıyordu. Kasım, başını Hüseyin'in göğsüne iyice gömüyor, acıyla kıvranıyor, ayaklarını yere vuruyordu. Daha fazla dayanamadı ve çırpınarak ruhunu teslim etti. Hüseyin, cansız bedenini kucaklayarak çadırlara doğru yürüdü. Hüseyin, kana bulanmış bedenine baktı, onlarca hançer yarası, kılıç gölgesi gördü. Sonra bir serinlik yayıldı başına. Baktı, bir bulut gördü. 'Böylesi bir anda, güneşin yakıcı sıcağını örten de kim?' 'Seni' diye seslendi bulut, 'doğumunda babana müjdeleyen, kundağını annenle birlikte saran benim, ben bulut değil Cebrail'im, söyle ne yapayım senin için, canımı iste vereyim.' 'Niçin geldin' diye seslendi Hüseyin, 'gölge etmene razı değilim, kanatlarını çek, gökten beni seyreden dedeme engel oluyorsun. Bırak beni, git onların üzerine aç kanatlarını. Durma, Necef'e ulaştır haberimi, oğlun ölüyor ey Ali yetiş de, son bir kez basmak için onu bağrına koş, acele et... Gelsin, alsın başımı göğsüne, sarsın sarmalasın beni, Kufeliler de görsün, benim Ali gibi bir babam var.'
Gözü doymayan düşman, ah ki ne ah!
Cebrail kanatlarını yaydı çöl ateşinde yatan bütün şehitlerin üzerine. Bir yağmur gibi, herkesin üzerine eşit yağdı. Hüseyin seslendi, 'durma git annemi getir bana, beni bu ateş değil, annemin özlemi dağlıyor.' Cebrail eğildi, kanatlarını Hüseyin'in kanına sürdü. Hüseyin'in kalbinden bir çığlık yükseldi. Cebrail göklere doğru havalandı, gözden yitti. Düşmanın gözü doymuyordu. Malik çıkageldi bu kez. Kanla yıkanmış başına kılıcını bir kez daha indirdi. Başı parçalandı, dağıldı. Yetmedi, Ebulhuluk atıldı, yayını gerdi, oku yaralı başına fırlattı. Hasin çıktı öne, dişlerini kırdı Hüseyin'in. Ebu Eyyub ardındaki onlarca kana susamışla sökün etti. Yaralı bedenine kimisi ok attı kimisi mızrak sapladı, kimisi taşladı... Ebu Eyyub, hırsını alamayıp bir oku eliyle sapladı gırtlağına. Onlar vurdukça Hüseyin şükrediyordu. Kanla yıkanan ellerini kaldırıp sabrediyordu. Ansızın bir ses duyuldu, yerle göğün arasından bir ses geldi. Yer ve gökler titredi, Cebrail'di bu, Hüseyin'e usulca yaklaştı. Kanatlarıyla yaralarını sıvazladı, selamların en güzeliyle selamladı, müjdelerin en büyüğünü verdi. 'Çekilin, kenara çekilin, peygamberlerin sonuncusu geliyor, Hüseyin'in ziyaretine dedesi geliyor.' Hüseyin'in mutluluğuna diyecek yoktu. Bedenindeki yaralar bir anda iyileşti, kan durdu, acılar dindi, susuzluğu bitti. Cebrail, müjdeliyordu, 'çekilin, kenara çekilin, Allah'ın aslanı geliyor, ötelerin sultanı oğluyla özlem gidermeye geliyor. Ciğerleri zehirle parçalanmış olan Hasan geliyor, geceleri uykusunu feda eden annesi geliyor, gözlerini bağlamak, çekip yanına almak için kadınların en hayırlısı geliyor.' Hüseyin gözlerini açınca Peygamber'i gördü. Başını dizlerine almıştı, dedesini gördü. Acılarını unuttu, candan geçti, yüreğinde güller patlamaya başladı, kızıl bir gülşene dönüştü. Düşmana çevirdi bakışlarını, soluğu yetesiye bağırdı, 'Zeynep'in kan ağlama vakti geldi, öldürün beni! Can üzre bırakmayın beni, acele edin, bu zalim dünyadan kurtarın, öldürün beni. Dünya sizin olsun, beni asıl yurduma gönderin!' Gözü dönmüş bir başkası atıldı bu kez, hançeri kalbine sapladı. Ben Kerbela'yım, beni bir ağıt tuttu. Hüseyin görünmüyor, nurdan halelere sarılmış. Hüseyin'i Cebrail'ler örtüyor, gözlerden gizlendi. Ben Hüseyin'in yüreğiyim, sadece o görünüyor. Katiller korkuyla geri çekildiler. Başında Ali'yi gördüler.
Ali onlara da göründü. Kanat çırpan melekler göründü, Cebrail göründü. Ben Hüseyin'in kandan ve nurdan görünmeyen bedeniyim, yapayalnızım. Ondan başka ilah yoktur, çölden göklere yükseliyor sesim. Peygamber'in sakalına kan bulaştı, Hüseyin'in kanıyla yıkandı. Zalimleri kan tuttu, çöl kan denizine döndü. Hüseyin'in ağıdıyla yeri göğü doldurdu Fatma. Sakine çadırlarda kan ağladı, Zeynep bulutlara karıştı. Kıyamet Aşura günü için yas tuttu. Peygamberler ağladı, dünyanın çarkı çevrildi. Necef şahı başına vurup ağladı, figanı dünyayı yuttu. Peygamber imamesini alıp başını açtı. Gök ve yer titremeye başladı, Cebrail kanatlarını çekti. Diller tutuldu, gözler süzüldü, eller kırıldı, kollar düştü. Hüseyin'in yaralı sinesi cellat çizmesiyle ezildi. Nasıl kıydın ceylana kansız avcı? Sana bu söz yetmez, sana kıyamet gerekmez. Sana cennet gerekmez cehennem gerekmez.
Nasıl kıydın Fatma'nın masumuna, Ali'nin canına, Muhammed'in gözbebeğine? Sana dünya gerekmez, ahiret gerekmez. Sana söz yetişmez, ateş yetişmez. Su vermeden hangi kurban kesilmiştir ey mel'un, dili dudağı kavruldu masumun, susuz kaldı, bir damla su verin. Boğazını hangi hançer keser ciğeri ateşle kavrulmuşun? Ben Kerbela'yım ey Muhammed. Gözlerimden yaş değil kan akar, çöl ateşinde zulüm hançeri yedim, zalime yakalandım ey Muhammed. Dağlanan yüreğimin hakkı için, günahsız dökülen kanların hakkı için ey Muhammed, yalvar O'na, güzel isimlerinin hatırı için yakar, kalkış günü yolundan gidenleri bağışlasın. Son sözü, tanıklık oldu Hüseyin'in. Gökler kara giyindi, yer sarsıldı ey Hüseyin. Saba rüzgarı esti, Cebrail tacını alıp ağladı ey Hüseyin. Kandiller söndü, Kerbela kanla yıkandı, ey Hüseyin. Sakine zalimlerin pençesine düştü, dostlarının evi talan edildi ey Hüseyin. Kerbela garibini susuz öldürdüler, Allah'ın gökleri yıkıldı ey Hüseyin!"
Sevginin yıldırımı düştü mü bir yüreğe, bil ki sevgi baş verir o yürekte.
Aşk ve sevgi bu iki kelimenin kullanıldığı anda ki uyandırdığı intiba biraz ürkütücü. Ve duyar duymaz belki bir geri adım attırıyor ama daha sonra bu atılan geri adımın ardından merak etme olayı başlıyor herhalde diye düşünüyorum. Zaten çok geniş kapsamlı bir konu ve de kimilerine göre içerikleri de değişebiliyor, yani kısacası göreceli.
Ben bu konuyu üç kitap çerçevesinde tetkik etmeye çalışacağım. Bu üç kitaptan ikisi Cengiz Aytmatov’a, diğeri ise başlı başına bir ekol olan –tabii bu benim düşüncem- Ali Şeriati’ye ait. Sevgi aşktan üstündür yazısından alıntılarla...
Cengiz Aytmatov iki ayrı hikayesinde (Cemile ve Yüz yüze) sevginin farklı olaylarda, nasıl dillendiğini sade bir üslupla dile getirmiş. Tabii üslubunun yanında olayları nasıl ele almış bu da verilen mesajın niteliği açısından önem arz ediyor. Cemile adlı hikayesinde evli olan bir kadının eşinin savaşta olması nedeniyle başka bir gençte gerçek sevgiyi buluşu yer alıyor. Hepimiz- bunda tabii bazı istisnalar hariç-kendimizi yalnız ve zayıf hissettiğimiz anlarda birilerine sığınma ihtiyacı duyabiliriz. Öyle sanıyorum ki Cemilede böyle bir anında sevgiyi buldu. Ali Şeriati de şöyle bahsetmiş bundan ‘iki yalnızın arasındaki yalnızlığın oluşturmuş olduğu bağlılık...’
Şöyle ki burada Cemile adlı bayanın İslami bir kimliği yok. İşin içine İslam'ı kendine din olarak seçmiş bir kişi girmiş olsa idi yaptığı iş seçmiş olduğu dinle bağdaşmazdı. İnandığı ilkelerle çelişirdi. Ayrıca ahlaki kuralları çiğnemiş olurdu. İleride hayatını paylaşacağı ömrünü geçireceği insanı seçmiş olan bir kadının bir başkasına karşı böyle duyguları hissedip bunu da fiiliyata dökmesi ahlaki yozlaşmayı oluşturur. Bu da toplum açısından sakıncalı diye düşünüyorum. Bunun yanında İslami kimliği olmayan kişinin böyle bir olayı gerçekleştirmesi nasıl değerlendirilir orası ayrı bir konu, tartışılabilir.
Ali Şeriati böyle bir duygunun aşk olabileceğinden söz ediyor. Aşk görme engelli bir coşku, görmezlikten kaynaklanan bir bağ,çılgınlık,çılgınlık ise ‘anlayış’ ile ‘düşünüşün’ bozulmuş ve yıpranmışlığından başka bir şey değildir. Aşk, büyük, güçlü bir kandırmacadır. Denizin içinde boğulmaktır. Görme duyumunu alır. Kabadır şiddetlidir. Sevgilinin kim olduğunu düşünmez. ’Öznel bir öz coşkudur’. İşte bu yüzden hep yanlışlık yapar. İki yabancının arasında bir aşk kıvılcımlanır, olay karanlıklar içinde geçip birbirlerini görmedikleri için bu yıldırımın düşüşünde n sonra onun ışığında birbirlerini görebilirler.İşte burada aşkın kıvılcımlanışından sonra seven ve sevilen birbirlerinin yüzlerine bakınca birbirlerini tanımadıklarını anlarlar. Aşk, sevgilide içinin çektiği güzellikleri yaratır. Oysa sevgi içinin çektiği güzellikleri sevgilide görür, bulur. Aşk içgüdünün tuzağında tutsak olmaktır. Aşk kişinin yaşama dalıp –doğanın çok sevdiği-güncel yaşamla oyalanmasına yönelik büyük, aşırı bir bilinçsizlendirme.
Yüz yüze adlı hikayede de olay bir savaş zamanında geçiyor. Seyda adlı bir kadının eşinin savaşa gidişinin ardından bir takım olaylar cereyan ediyor. Şeyda gerçekten eşini çok seviyor sevgisi de onun zorluklara dayanma gücünü arttırıyor. Ama daha sonra gelişen bir olay karşısında Seyda’nın sevgisi gerçekleri görmesini engellemiyor. Ali Şeriati sevgiyi ‘bilinçlice bir bağ; apaçık duru bir görmenin sonucu olarak değerlendiriyor ve sevgi konusundaki düşüncelerine şöyle devam ediyor...
Sevgi ruhun içinde doğar,bir ruhun yükselebileceği bütün yerlere , sevgide onunla birlikte yükselir. Sevgi aydınlıkta kök salar. Işığın gölgesinde yeşerir, büyür. İşte bu yüzden hep tanışıklıktan sonra ortaya çıkar. Gerçekte,başlangıçta,iki ruh birbirinin yüzünde tanıma çizgileri okur. ’Biz’ oluşları ise tanışmadan sonra olur, iki ruh, iki kişi değil-bir anda iki kişinin gerektirimler sonucunda biz olma duygusunu taşımaları olasıdır. Bu durum ise öyle duyarlı öyle uçucudur;duyumun ve anlayışın eli altından kolayca kaçabilmektedir-daha sonraları; birbirlerinin söz, davranış, konuşma biçiminden yakınlığın tadını, yakınlığın kokusunu, yakınlığın sıcaklığını duyumsarlar. İşte bu konaktan sonra birden, iki yoldaş kendiliklerinden sevginin uçsuz bucaksız çölüne ulaştıklarını, sevginin karartısız açık göğünün başlarının üzerinde sere serpe serilmiş olduğunu, ’inanış’ın aydın, arı içtenlikli ufuklarının kendilerine açıldığını, tatlı okşayıcı bir esintinin –gizli mihrabında, bir rahip düşünün yere çizilmiş olduğu; yalnız, yabancı bir minarenin yakarışlarının açıklı iniltisinin sarstığı terkedilmiş bir tapınağın ruhu gibi- hep başka göklerin, başka ülkelerin yepyeni esinlerinin iletileri ve başka bahçelerin güzel, gizemli çiçeklerinin kokularının birlikteliğinde oyuncu tatlı, şen bir sevgi ve albeniyle kendisinin hep bu ikisinin yüzüne, başına vurduğunu... kendi gözleriyle görürler.
Sevgi baştan başa kesin inançlıdır. Kuşkuya yer vermez. Sevgi, sevileni sevgili, değerli olarak ister. Bütün gönüllerinde kendisinin sevdiği için beslediğini, beslemeleri için diler. Kişinin İlahil ruhu ve Ahurasal doğasının bir çekiciliğidir. Kendisi kendi doğaötesi kutsallığını görebildiği için onu bir başkasında görünce onu da sever. Kendisine tanış, yakın bulur.
Sen ise bilemezsin,-şimdi hava dolu kemik bir kafesten başka bir şey olmayan, içsiz, boş göğsünün üzerine mezarın ağır, acımasız taşları koyulmuş olan...-bu sevgili için acı çekmenin ne güç olduğunu!
Çığlık atmaya gırtlağı olmadığı için, başkaldırmaya yüreği olmadığı için inleyemeyen, ne desem? Bu da yetmiyormuşçasına titreyemeyen, kaşlarını çatamayan, yalnızlığın bu ölüm kokan ıssızlığında kendi alnına bir yumruk bile indiremeyen, dayanamayan, ağlayamayan... Biri için, bir iskelet için acı çekmek nasıl güç olur! Ne ölçüde güç olur! Bilemezsin.
Sen ise bilemezsin, göz çukurları derin, büyük, toprak dolu iki çukurdan başka biri için ağlamanın ne acı olduğunu! Ne desem? Ağrı mı? Acı mı? Güç mü? Bu sözcükler dirilere özgüdür. Güç yetirmekle dolu, olmakla dolu olan dünyaya özgüdür. Burada hiçbir sözcük konuşabilecek güçte değildir.
Evet, kalıp yaşaman gerekiyor... Niçin? Sevgi aşktan üstündür de ondan. Ben ise kendimi, kesinlikle, yüce aşkların en üstün doruğunun düzeyine değin düşürmeyeceğim, diyor Ali Şeriati sevginin aşktan üstün olduğunu belirterek son noktayı koyuyor.
Sevgi emek ister sevgi sadece bir duygu olarak var değildir. Duygu geldiği gibi gider. İçinde yargı ve düşünce yoksa eğer, onun sonsuza dek süreceğinden nasıl emin olunabilir? Sevgi dolu günlerin sizleri bulması dileğiyle...
Beni bu hale siz getirdiniz ve şimdi de acıyorsunuz?Zamanında gelmeyen merhametinize ihtiyacım kalmadı artık. İş işten geçtikten sonra bana üç kuruşluk iyilik ederek vicdan azabından kurtulmanıza izin vermeyeceğim. Timsah göz yaşlarını silin ve yanımdan def olup gidin. Ey İnsan soyu.. sizden gelecek hayır Allah’tan gelsin.. “ .
O bunların hiç birini söylememişti ama okuyabilmek için onun yaşadığı boyuta bir nebze dahi olsa sokulmak yeterli olmuştu. Suskunun dingin ikliminde idrak edilen ve ancak buğulu gözlerle görülebilen hakikate vakıf olabilmek için yine bir deliden yardım almış ve yine bir delinin sözlerine muhtaç kalmıştım. Ve artık acınması gereken kişinin ..artık göz yaşı dökülmeye daha layık olanın.. ve artık zor durumda olanının kim olduğunu çok ama çok iyi anlamıştım.
Ve işte az önce bahsettiğim kimselerin tavırlarında görünen, çelişki ve tenâkuzlarla dolu olmaktı.. ve yine hepsinin ortak noktası, tek bir ağız etmişçesine akıllı olduklarını söylemeleriydi.
İşte ben, bir deli tarafından azarlanırken bu durumun iyice farkına vardığım o gün delilerin safına katılmaya meyledip.. bundan sonra biraz da deli olarak anılmayı arzu ettim.
Sizce ben böyle yapmakla bir hata ya da delilik mi ettim.
“ Allah’ım! sen bizi razı olduğun azınlık zümresine dâhil eyle “
- Bu gün seni pek iyi görmüyorum yine - Evet.. biraz canım sıkkın.. görüyorsun - Neyi görüyorum! Uyumsuzluğunu deliliğe vurarak gizlemeye çalıştığını mı! - Olabilir. Söylediklerim yalan mı. Görmedim mi bunları.. peki ya o deliyle olan karşılaşmam - Bu kadar canını sıkmaya değer mi pekala? - Bazen usanıyorum işte. Neden?.. hep aynı şeyleri yaşamaktan - Kaçıyorsun sen - Olabilir - Bu gidişle hakikaten delireceksin - Benim için endişe ettiğini mi düşünmeliyim! Hah hah hah, hiç gülecek durumda değilim. Siz kendi deliliğinizin farkında olsanız eğer benimkini sertac edersiniz - Senin için endişe ettiğim falan yok. Sadece sözlerinden alındım biraz. Üzerime aldım bazılarını. Ayrıca bir takım çelişkiler gördüm. Başkalarını suçlamakla kendini akladığını düşünüyorum - Sana da bu yakışırdı zaten. Yanlışlarını düşüneceğine, alınmayı tercih etmişsin. Gururuna dokundu değil mi. Halbuki kendiyle konuşuyordum ben. Üzerine alındın yine de. Yaran olmasa gocunmazdın. Benliğine ağır geldi. Haksız olduğumu dahi söyleyemiyorsun. Sadece çelişkilere telmihen alınıyorsun. Ve gördüğünü zannettiğin çelişkilere sığınıp, sıyrılmayı tercih ediyorsun. İşiniz gücünüz mazeret üretmek ve cevap yetiştirmek. Ne için? Kemale ulaşmak için değil tabi. Sevgili ve biricik nefsinizi temize çıkarmak için. - Niye sinirlenip saldırıyorsun ki.. sana yakışıyor mu bu. - Hep sen saldıracaksın değil mi!? Sen alçakça saldırdıkça ben olgunluk göstereceğim. Neden? Çünkü böylesine alışkınsın. Tevazu bana.. tekebbür sana yakışır. - Bak İmam Gazali diyor ki.. - Onun adı ağzına yakışmaz senin. Olsa olsa müraillik için kullanırsın. - Ben rahmetli Ali Şeritati’nin… - O’nunkiler en az iki numara bol gelir - Pekiî Camus’dan anlatayım - Olabilir ama Makyevel daha uygun düşer bence. Pragmatizmden bahsedebilirsin mesela. Yaşar Nuri’den anlatsana.. bir nalına, bir mıhına. - Sen tahammülsüz biri oldun - Seninle oyalanıp duracağımı mı zannediyordun. Bir oradan, bir buradan yaptıklarına parçacı deliller üreteceksin.. yaklaşımlarını çürüttükçe üzerime gelmeye devam edeceksin ve ben de bu haline ömür boyu tahammül edeceğim. O kadar çok vaktim yok benim. - Yaklaşımlarımı.. sözlerimi beğenmiyor musun? - Yaptıkların ve ideallerinle çelişiyorlar, bunun farkında olmayabilirsin. Farkında olman için uzun süre sabır gösterdim ama fayda etmedi. Parçaları toplayarak büyük resmin içine oturtamıyorsun. Bununla birlikte, parçaları iyi tanıdığını söylemem mümkün değil. Bir kere, iyi niyetli olduğunu söylemek bile güç. Diyelim ki öylesin.. bu hasletini ancak haddini aşana kadar göz önünde tutabilirim. Sen haddi çoktan aştın. Oyalanıyor ve oyalıyorsun. - Seni takip edip gözlemliyorum. İyice kafayı yediğini düşünmeye başladım.. kendin de söylüyorsun zaten - Beni anlamanı beklemiyorum senden. - Bana bak.. Sen beni nasıl görüyorsun.. neyim ben? - Sen politize olmuşluksun. Anominin içinde kıvranansın. Yogisin sen.. ya da komiser. Aç gözlü ve muhteris. Neye öyküneceğini bilmeyensin. Şeriat bilmeyen sofi, özü kavrayamamış dindar.. parçaları bütünün içine oturtamamış eklektik, dünyevileşmiş dindar, aslını unutmuş millet, tarihinden kopmuş bir toplumsun. Hem ifratsın hem tefrit. Ne kadar uç ve bütünden uzaklaşmışlık varsa osun. Onlarsın. - Peki sen nesin? - Kaygılı - Gülerim buna. Hah hah hah. Kendi kendine hikayeler uyduruyorsun. Neymiş insanları gözlemlemiş.. sonra bir deliyle karşılaşmış.. onun sözlerinden ders almış. Deli, meli değilsin sen.. Sadece bize saldırmak için kendini deliliğe vuruyorsun. - Evet! henüz yeterince değil. Onun da mertebeleri var ve herkese nasip olmaz. Sadece istemek yeterli olmuyor. Hem bunu kim ister ki. Anlattıklarım doğru. Bunları yaşadım ben. Cesaret aldığım da doğru, ancak asla kastettiğin şeyi yapmıyorum. Bak ne anlatacağım sana. Bunu sonra anlatayım ama.. bu gün iyice sinirlendin sen.
Bedenimizin içine hapsolduğumuz kadar tedirgin, ve sıyrıldığımız kadar kendimizden geçkin. Ben'i kaybettiğimizden beri Hallac, Sen'i bulduğumuzdan beri Mansur'uz.
Ah! Cehaletin getirdiği mutluluktansa, biliyor olmanın hüznünü tercih ettim ben. Ah! Sözün gürültüsüne teşne olan; özün ışığından mahrum kalır dedim ve taşranın yaldızına kapayıp yalnızlığın ıssız mağaralarına açtım gözlerimi. Gözün gördüğü bahçelerin akıllısı olmaktansa, görünmeyene teşne bir meczubum artık. Hayat bir düştür, gerçek olan ölümdür dedim ve loş bir kuyuda buldum kendimi.. Yalnızlığın ardına gizlenmiş ışığın önündeki alacalıkta boğuluyorum şimdi. Dört yanım, ne olduğunu bilemediğim duvarlarla çevrili.
Ey! Hira'da yalnızlıkla beslenen ulu kişi ! Ey yalnızlığı seçen dünya bilgeleri ! Ey ! varlıklarını çevreleyen tüm parmaklıklara isyan edenler! Önce kalabalıklardan kurtulup azat oldum, şimdi ise yalnızlığımın içinde tutsak!. Taşrada bulduğum kederi kendi içimde hazza dönüştüremiyorum. Kalabalıklara karışıp harcayacağım gücü yalnızlık eleğinde damıtamıyorum. Ey babamız Adem !. Sen ki Havva ile teskin olmuşken bizim yaptığımıza ne demeli. Göremediğim Havva'nın Mecnun'u olup Leyla'nın peşinde kavruluyorum.
Ey! kalabalıkların içine karışarak varolmaya çalışan. Ey sesini diğer seslere katarak yalnızlıktan kurtulduğunu zanneden kişi. Ey attığı kahkahalarla ölümün suskusundan kaçmaya çalışan akılsız zekî. Sakın ola! sözlerimdeki hüzünden kendinize mutluluk elbiseleri biçmeyesiniz. İntizarım sizden çok öteleredir. Siz suskuyu bozarken sözü onuyordum ben. Siz doğan bebeğe sevinirken ölümü anıp gözyaşı dökmeyi tercih ettim ben.
Ey suskunun mağarasında sözü damıtan! Ey söze gem vurarak öze dem vuran Nebi ! Seni uçurumların eşiğine getiren yola düştüm. Ve şimdi yoluna tabi olarak uçurumdan döndürene yakarıyorum !
Merhum Ali Şeriati'nin hiç bir yere sığmayan hayat hikayesi ve o aydının sorumluluğu içinde olanlar...Yeryüzü mustazaflarının Rabbi olan Allah'ı anma.Afyonlanmış saltanatın dine Karşı Muhammedi dinin temelleri